
Yaşamı ve Dünyası

Aristoteles, MÖ 384 yılında Kuzey Yunanistan’daki Stageira’da doğdu. Babası Nikomakhos, Makedonya Kralı III. Amyntas’ın sarayında hekimdi; bu nedenle Aristoteles’in çocukluğundan itibaren doğa, canlılık ve tıp dünyasıyla temas etmiş olabileceği düşünülür. Yaklaşık on yedi yaşında Atina’ya giderek Platon’un Akademisi’ne katıldı ve burada yaklaşık yirmi yıl kaldı. Platon’un ölümünün ardından Atina’dan ayrıldı; Assos ve Lesbos’ta bulunduğu yıllarda özellikle canlılar üzerine gözlemler ve araştırmalar yaptı. Daha sonra Makedonya Kralı II. Philippos’un davetiyle genç Büyük İskender’in eğitimini üstlendi. Atina’ya döndüğünde kendi okulu Lykeion’u kurdu ve mantıktan biyolojiye, etikten politikaya, metafizikten sanata kadar olağanüstü geniş bir alanda çalışmalar yürüttü. Pythias ile evlendi; daha sonra Herpyllis ile birlikteliğinden Nikomakhos adında bir oğlu oldu. Büyük İskender’in MÖ 323’teki ölümünün ardından Atina’da yükselen Makedonya karşıtı atmosfer nedeniyle şehirden ayrılarak Khalkis’e geçti ve MÖ 322’de burada hayatını kaybetti. Ardında yalnızca bir felsefi sistem değil, yaklaşık iki bin yıl boyunca bilimden mantığa, etik ve siyasetten doğa anlayışına kadar Batı ve İslam düşüncesini derinden etkileyecek devasa bir entelektüel miras bıraktı. Felsefeyi Nasıl Sınıflandırır?
Aristoteles'in düşüncesinin en dikkat çekici özelliklerinden biri, bilgiyi yalnızca üretmekle yetinmeyip farklı araştırma alanlarını amaçlarına ve ele aldıkları nesnelere göre sistemli biçimde birbirinden ayırmasıdır. Onun eserlerinde fizik, biyoloji, metafizik, etik, politika, mantık, retorik ve sanat üzerine araştırmaların yan yana bulunması bu nedenle rastlantı değildir. Aristoteles, farklı konuların aynı yöntemle araştırılamayacağını düşünür. Matematikte aradığımız kesinlik ile insan eylemlerini incelerken ulaşabileceğimiz kesinlik aynı değildir; dolayısıyla bir araştırmanın yöntemi, ele aldığı şeyin doğasına uygun olmalıdır.
Aristoteles'in temel ayrımı teorik (theōrētikē), pratik (praktikē) ve üretici/poietik (poiētikē) bilimler arasındadır. Bu ayrımın merkezinde, bilme faaliyetinin neyi amaçladığı bulunur.
Teorik Bilimler — Bilmek İçin Bilmek
Teorik bilimlerde temel amaç, bilgiden başka bir ürün ortaya koymak ya da nasıl davranmamız gerektiğine karar vermek değil, hakikati bilmek ve şeylerin neden öyle olduklarını kavramaktır. Aristoteles bu alan içerisinde özellikle fizik, matematik ve ilk felsefeyi birbirinden ayırır.
Fizik, doğası gereği hareket ve değişime tabi olan varlıkları inceler. Aristoteles açısından fizik yalnızca bugün “fizik bilimi” dediğimiz alanla sınırlı değildir; doğa, hareket, canlılık ve değişim hakkındaki araştırmaların çok daha geniş bir bölümünü kapsar.
Matematik, şeyleri niceliksel özellikleri bakımından ele alır.
İlk felsefe ise belirli bir varlık türünü incelemek yerine varlığı, varlık olması bakımından araştırır; var olanların en temel ilkelerini ve nedenlerini soruşturur. Aristoteles'in Metafizik adlı eserinde yürüttüğü araştırmalar bugün büyük ölçüde bu başlık altında değerlendirilir. Ancak önemli bir ayrıntı vardır: Aristoteles kendi araştırma alanına “metafizik” adını vermemiştir. Bu ad, Aristoteles'in eserlerinin daha sonraki düzenlenme ve aktarım tarihinde ortaya çıkmıştır. Aristoteles'in kullandığı ifadeler arasında “ilk felsefe”, “bilgelik” ve “varlık olmak bakımından varlığın” araştırılması bulunur.
Pratik Bilimler — İyi Eylemek İçin Bilmek
İkinci büyük alan pratik bilimlerdir. Burada bilgi kendi başına nihai amaç değildir; bilgi, insanın nasıl eylemesi ve nasıl yaşaması gerektiğiyle bağlantılıdır.
Bu nedenle etik ve politika Aristoteles'in pratik araştırmalarının merkezinde bulunur.
Etik, insan için iyi yaşamın ne olduğunu; mutluluğu (eudaimonia), erdemi, karakteri, doğru tercihi, dostluğu, hazzı ve insanın nasıl iyi bir yaşam sürdürebileceğini araştırır. Aristoteles açısından etiği öğrenmenin amacı yalnızca “iyi nedir?” sorusunun teorisini bilmek değildir. Etik araştırma nihayetinde iyi yaşayabilmek ve iyi eyleyebilmekle ilgilidir.
Politika ise insanın iyi yaşamını daha geniş bir düzlemde ele alır. Çünkü Aristoteles için insan, yaşamını diğer insanlardan bütünüyle bağımsız sürdüren bir varlık değildir; polis içerisinde yaşayan politik bir canlıdır. Bu nedenle bireyin iyi yaşamı ile içinde yaşadığı siyasal topluluğun düzeni birbirinden tamamen koparılamaz.
Üretici / Poietik Bilimler — Bir Şey Meydana Getirmek İçin Bilmek
Üçüncü alan poiēsis, yani üretme veya meydana getirme ile ilgilidir. Burada etkinliğin amacı, etkinliğin kendisinin dışında ortaya çıkan bir üründür.
Bir gemi ustasının bilgisi geminin yapılmasına, hekimin sanatı sağlığın meydana getirilmesine yönelir. Aristoteles bu geniş üretici alan içerisinde yalnızca maddi nesnelerin üretimini düşünmez. Şiir, tragedya ve retorik gibi alanlar dabelirli bir şey meydana getirmeye yönelik oldukları ölçüde bu çerçevede değerlendirilebilir.
Bu nedenle Poetika ve Retorik, Aristoteles'in düşünce sisteminde tali veya süsleyici konular değildir. İnsanların nasıl anlatılar kurdukları, tragedyanın nasıl işlediği ya da bir söylemin nasıl ikna edici hâle geldiği de sistematik biçimde araştırılabilir.
Peki Mantık Nerede?
Burada Aristoteles'in sınıflandırmasının önemli bir inceliği ortaya çıkar. Mantığı teorik, pratik ve üretici bilimlerin yanına basitçe “dördüncü bilim” olarak eklemek yanıltıcıdır.
Aristoteles'in mantık üzerine metinleri daha sonraki gelenekte Organon adı altında bir araya getirilmiştir. OrganonYunancada “araç” ya da “alet” anlamına gelir. Bu ad Aristoteles'in kendisinin verdiği bir eser adı değildir; fakat mantığın onun sistemindeki işlevini oldukça iyi anlatır.
Çünkü mantık yalnızca belirli bir varlık alanını araştırmaktan ziyade doğru çıkarımın, kanıtlamanın, önermelerin ve bilimsel düşünmenin yapısını inceler. Bu nedenle mantık, fizikçinin de metafizikçinin de etikçinin de kullanabileceği düşünsel araçları sağlar. Aristoteles'in kıyas teorisi ve bilimsel kanıtlama üzerine araştırmaları, sonraki yaklaşık iki bin yıllık mantık geleneğinin temel referans noktalarından biri hâline gelecektir.
Dolayısıyla Aristoteles'in bilgi dünyasını en sade biçimde şöyle düşünebiliriz:
THEŌRIA → bilmekFizik • Matematik • İlk Felsefe
PRAXIS → eylemekEtik • Politika
POIĒSIS → üretmekSanatlar • Zanaatlar • Retorik • Poetika
MANTIK → düşünme ve araştırmanın araçları
Bu ayrım, Aristoteles'in felsefesini anlamak için yalnızca bir sınıflandırma değildir. Onun temel metodolojik düşüncelerinden birini gösterir: Her bilgi alanı aynı şeyi amaçlamaz ve her konu aynı kesinlik derecesiyle araştırılamaz. Doğayı anlamak, iyi bir insan olarak nasıl yaşayacağımızı düşünmek ve bir tragedyanın nasıl kurulduğunu araştırmak birbirinden farklı faaliyetlerdir. Aristoteles'in sisteminin büyüklüğü ise bu farklılıkları ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, her birine kendi nesnesine uygun bir araştırma alanı açmasında yatar.

Mantık ve Düşünmenin Yapısı
Aristoteles, mantığı bağımsız bir bilim alanından çok, doğru düşünmenin ve bilimsel araştırmanın araçlarını sağlayan bir disiplin olarak ele alır. Mantık üzerine yazıları daha sonra Organon (“araç”) adı altında bir araya getirilmiştir. Bu külliyat; Kategoriler, Yorum Üzerine, Birinci Analitikler, İkinci Analitikler, Topikler ve Sofistik Çürütmeler olarak bilinen metinlerden oluşur. Aristoteles burada yalnızca “doğru düşünmenin kurallarını” sıralamaz; terimlerden önermelere, önermelerden çıkarımlara ve nihayet bilimsel bilgiye uzanan kapsamlı bir düşünme ve kanıtlama teorisi geliştirir.
Kategoriler: Bir Şey Hakkında Ne Söyleyebiliriz?
Kategoriler’de Aristoteles, var olanlardan söz ederken kullandığımız en temel yüklem türlerini ayırt eder. Geleneksel olarak on kategori sıralanır: töz, nicelik, nitelik, bağıntı, yer, zaman, konum, sahip olma, etki ve edilgi. Bunların içerisinde töz (ousia) ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Örneğin “Sokrates insandır”, “Sokrates uzundur” ve “Sokrates Atina’dadır” dediğimizde aynı şey hakkında farklı türden yüklemlerde bulunuruz. Fakat uzunluk, yer veya başka bir nitelik bir şeyin özelliğiyken, bunların taşıyıcısı olan bireysel varlık — burada Sokrates — temel anlamda tözdür.
Önerme ve Doğruluk
Aristoteles Yorum Üzerine adlı eserinde dil ile düşünce arasındaki ilişkiyi ve özellikle doğru ya da yanlış olabilen ifadelerin yapısını araştırır. Tek başına “insan” ya da “beyaz” sözcüğü doğru veya yanlış değildir. Ancak “İnsan beyazdır” dediğimizde artık bir şeyi bir şey hakkında ileri sürmüş oluruz ve ortaya doğruluk değeri taşıyabilen bir önerme çıkar.
Bu noktada olumlama ve olumsuzlama, tümel ve tikel önermeler gibi ayrımlar önem kazanır. Aristoteles'in amacı yalnızca dilbilgisel bir çözümleme yapmak değildir; daha sonra geliştireceği çıkarım teorisinin hangi tür ifadeler üzerinde işlediğini belirlemektir.
Kıyas: Aristoteles Mantığının Merkezindeki Yapı
Aristoteles'in mantık tarihindeki en büyük başarılarından biri kıyas (syllogismos) teorisidir. Kıyas, belirli öncüller kabul edildiğinde onlardan zorunlu olarak başka bir sonucun çıktığı çıkarım biçimidir.
En bilinen örneğiyle:
Bütün insanlar ölümlüdür.Sokrates insandır.Öyleyse Sokrates ölümlüdür.
Burada sonuç yalnızca muhtemel değildir. Öncüller doğruysa ve çıkarım geçerliyse sonuç zorunlu olarak onları izler. Aristoteles özellikle Birinci Analitikler'de farklı kıyas biçimlerini sistematik biçimde inceleyerek hangi çıkarımların geçerli olduğunu göstermeye çalışır.
Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Bir çıkarımın mantıksal olarak geçerli olması, öncüllerinin gerçekten doğru olduğu anlamına gelmez. Geçerlilik, sonucun öncüllerden doğru biçimde çıkıp çıkmadığıyla ilgilidir. Bilimsel bilgi içinse yalnızca geçerli bir çıkarım yeterli olmayacaktır.
Kanıtlamadan Bilimsel Bilgiye
Bu nedenle İkinci Analitikler'de Aristoteles daha güçlü bir soru sorar: Bir şeyi gerçekten bildiğimizi ne zaman söyleyebiliriz?
Aristotelesçi anlamda bilimsel bilgi (epistēmē), yalnızca bir olgunun gerçekleştiğini bilmek değildir; onun neden öyle olduğunu bilmeyi gerektirir. Gerçek bir bilimsel kanıtlama, doğru ve uygun ilkelerden hareket ederek sonucun neden zorunlu olduğunu ortaya koymalıdır.
Bu nedenle Aristoteles'in mantığı ile bilim anlayışı birbirinden ayrı düşünülemez. Kıyas bize bir sonucun öncüllerden nasıl çıktığını gösterirken bilimsel kanıtlama, aynı zamanda şeyin nedenini kavramamızı sağlamalıdır. Aristoteles için en güçlü anlamıyla bilmek, yalnızca “bunun böyle olduğunu” değil, “neden böyle olduğunu” bilmektir.
Çelişmezlik İlkesi
Aristoteles'in düşüncesinin temelinde bulunan ilkelerden biri çelişmezlik ilkesidir. Metafizik'te onu bütün ilkelerin en sağlamı olarak ele alır. En dikkatli biçimde ifade edildiğinde ilke şunu söyler: Aynı niteliğin, aynı zamanda ve aynı bakımdan, aynı şeye hem ait olması hem de ait olmaması mümkün değildir.
Buradaki “aynı zamanda” ve “aynı bakımdan” ifadeleri önemlidir. Bir insanın bir bakımdan uzun, başka bir bakımdan kısa olması çelişki değildir. Çelişki, aynı yüklemin aynı özneye aynı koşullar altında hem yüklenmesi hem de yüklenmemesidir.
Bu ilke Aristoteles açısından yalnızca tartışmalarda kullanacağımız sıradan bir mantık kuralı değildir. Anlamlı biçimde düşünmenin, konuşmanın ve bir şey hakkında belirli bir iddiada bulunmanın temel koşullarından biridir.
Diyalektik ve Safsatalar
Aristoteles yalnızca kesin kanıtlarla ilgilenmez. Topikler'de diyalektik akıl yürütmeyi, yani genel kabul gören görüşlerden (endoxa) hareket eden tartışma biçimlerini inceler. Diyalektik, henüz kesin bilimsel ilkelerin elimizde bulunmadığı meseleleri araştırmak, farklı görüşleri sınamak ve felsefi problemleri tartışmak açısından önemlidir.
Sofistik Çürütmeler ise görünüşte doğru bir akıl yürütmeye benzeyen fakat aslında yanıltıcı olan çıkarımları ele alır. Böylece Aristoteles yalnızca “Nasıl doğru çıkarım yaparız?” sorusunu değil, “Bir çıkarım bizi nasıl yanıltabilir?”sorusunu da sistematik biçimde araştırır.
Aristoteles'in mantığının asıl önemi burada ortaya çıkar: düşünmeyi yalnızca fikir ileri sürmek olarak görmez. Bir iddianın nasıl kurulduğunu, hangi öncüllere dayandığını, sonucunun bu öncüllerden gerçekten çıkıp çıkmadığını ve bir şeyi bildiğimizi söylediğimizde bunun hangi gerekçeye dayandığını araştırır. Böylece mantık, onun bütün felsefesinin üzerinde yükseldiği ortak düşünme araçlarından biri hâline gelir. Varlık Anlayışı: Metafizik
Aristoteles’in bugün “metafizik” dediğimiz araştırmasının merkezinde son derece temel bir soru vardır: Var olan bir şeyi, olduğu şey yapan nedir? Aristoteles bu araştırmayı yalnızca belirli bir varlık türüne yöneltmez; “varlığı, varlık olmak bakımından” (to on hē on) ele alan bir araştırmadan söz eder. Bu nedenle fizik hareketli doğal varlıkları, matematik niceliksel yapıları incelerken ilk felsefe, var olanların en temel ilkelerini ve nedenlerini araştırır.
Burada önemli bir tarihsel ayrıntı vardır: Aristoteles kendi araştırmasına “metafizik” adını vermemiştir. Bu başlık daha sonraki metin geleneğine aittir. Aristoteles bu araştırmadan “ilk felsefe”, “bilgelik” ve belirli bağlamlarda “teoloji” gibi ifadelerle söz eder.
Töz: Asıl Olarak Var Olan Nedir?
Aristoteles’in varlık araştırmasının merkezindeki kavramlardan biri ousia, yani genellikle “töz” diye çevirdiğimiz kavramdır.
Kategoriler’de bireysel varlıklar temel konumdadır: bu insan, bu at gibi bireyler birincil tözlerdir. Renk, büyüklük veya konum gibi özellikler ise böyle bir özneye ait olarak bulunurlar. Örneğin Sokrates’in teni solgunlaşabilir, bulunduğu yer değişebilir veya yaşı ilerleyebilir; fakat bu değişiklikler boyunca hakkında bu özellikleri söylediğimiz belirli bir birey vardır.
Ancak Metafizik’in özellikle VII–VIII. kitaplarında töz problemi çok daha karmaşık hâle gelir. Aristoteles burada maddeyi, formu ve bunların oluşturduğu bileşik varlığı töz bakımından inceler ve formun/özün açıklayıcı önceliğinigiderek daha fazla öne çıkarır. Dolayısıyla Aristoteles’in töz teorisini yalnızca “töz bireysel nesnedir” şeklinde özetlemek, düşüncesinin gelişmiş metafizik boyutunu kaçırır.
Madde ve Form: Bir Şeyi O Şey Yapan Nedir?
Aristoteles’in en etkili görüşlerinden biri, sonradan hylomorfizm adı verilen madde–form anlayışıdır.
Çevremizde karşılaştığımız doğal ve maddi varlıkları yalnızca onları meydana getiren malzemeye indirgeyemeyiz. Aristotelesçi çözümlemede bunları madde (hulē) ve form (eidos/morphē) bakımından düşünebiliriz.
Bir bronz heykeli düşünelim.
Bronz, heykelin maddesidir. Fakat önümüzdeki nesnenin neden rastgele bir bronz yığını değil de belirli bir heykel olduğunu yalnızca “bronzdan yapılmıştır” diyerek açıklayamayız. Maddenin belirli bir yapıda örgütlenmiş olması gerekir. İşte form, maddenin belirli türden bir şey olmasını açıklayan yapıyla ilişkilidir.
Bu ayrım özellikle canlılar söz konusu olduğunda çok daha önem kazanacaktır. Aristoteles daha sonra ruhu, yaşayan bedenin formu olarak ele alacaktır. Böylece beden ve ruh, Platoncu bir tarzda kolayca birbirinden bağımsız iki ayrı şey gibi düşünülmez; canlı varlık madde ve form bakımından açıklanır.
Kuvve ve Fiil: Değişim Nasıl Mümkündür?
Madde ve form ayrımı bizi Aristoteles’in bir başka temel ayrımına götürür: dynamis ve energeia/entelecheia, yani kabaca kuvve/potansiyellik ve fiil/aktüellik.
Bir meşe palamudu henüz yetişkin bir meşe ağacı değildir. Fakat herhangi bir nesnenin sahip olmadığı biçimde meşe ağacı olma potansiyeline sahiptir. Uygun koşullarda geliştiğinde bu potansiyel gerçekleşir.
Bu yüzden Aristotelesçi potansiyellik, basitçe “mantıksal olarak mümkün olmak” anlamına gelmez. Bir mermer parçası potansiyel olarak bir heykele dönüşebilir; fakat aynı anlamda potansiyel olarak bir ata dönüşmez. Bir şeyin kuvveleri, onun zaten sahip olduğu doğası ve kapasiteleriyle ilişkilidir.
Bu ayrım Aristoteles’in değişimi açıklamasına olanak verir. Değişmek, tamamen yoktan bir şeyin ortaya çıkması değildir; belirli bir bakımdan potansiyel olanın aktüel hâle gelmesidir.
Bir Şeyi Gerçekten Açıklamak: Dört Neden
Aristoteles’e göre bir şey hakkında tam bir açıklama yapmak için yalnızca “Bunu ne meydana getirdi?” sorusunu sormak çoğu zaman yeterli değildir. Yunanca aitia sözcüğü bu nedenle modern anlamdaki “neden”den daha geniş biçimde açıklayıcı faktör olarak anlaşılabilir.
Aristoteles dört tür neden ayırt eder:
Maddi neden: Bir şey neyden meydana gelmiştir?Bir heykel için bronz.
Formel neden: Onu olduğu şey yapan yapı veya form nedir?Bronzun belirli bir heykelin formunu taşıması.
Fail/hareket ettirici neden: Değişimin veya oluşumun başlangıç kaynağı nedir?Heykeli meydana getiren heykeltıraş.
Ereksel neden: O şey ne uğruna, hangi amaç veya son için vardır ya da meydana getirilmiştir?Örneğin bir heykelin bir kişiyi onurlandırmak amacıyla yapılması.
Bu dört neden dört ayrı olay olmak zorunda değildir. Özellikle doğal varlıklarda formel, hareket ettirici ve ereksel açıklamalar birbirleriyle yakından ilişkili, hatta kimi durumlarda örtüşebilir.
Teleoloji: Doğada Amaç Var mı?
Dördüncü neden bizi Aristoteles’in doğa anlayışının karakteristik özelliklerinden biri olan teleolojiye götürür. Telos, son, amaç veya tamamlanma anlamlarına gelir.
Fakat Aristoteles’in teleolojisini “doğadaki her şeyi bilinçli bir varlık önceden tasarlamıştır” şeklinde okumak yanıltıcı olur. Bir meşe palamudunun meşe ağacına doğru gelişmesi için palamudun gelecekteki ağacı zihninde tasarladığını varsaymamız gerekmez. Aristoteles açısından doğal varlıkların gelişimleri ve karakteristik faaliyetleri, sahip oldukları doğalar bakımından belirli tamamlanma biçimlerine yönelmiştir.
Dolayısıyla “bir şey ne için vardır?” sorusu Aristoteles’in doğa araştırmasının meşru açıklama sorularından biridir.
Platon’dan Ayrıldığı Yer
Aristoteles’in metafiziğinin önemli bir bölümü hocası Platon’la yürüttüğü tartışma üzerinden anlaşılabilir.
Aristoteles, bir şeyin ne olduğunu açıklamak için onun formunun önemli olduğunu kabul eder; fakat Formların duyulur bireysel varlıklardan ayrı ve bağımsız bir dünyada bulunması gerektiğini reddeder. Ona göre ayrı Formlar ileri sürmek, duyulur varlıkların neden oldukları şey olduklarını yeterince açıklamaz.
Bu nedenle Aristoteles formu bütünüyle terk etmez. Tam tersine form, onun metafiziğinin merkezinde kalır; fakat formu, duyulur maddi varlıkların açıklanmasında içkin bir ilke olarak düşünür.
Bu nokta iki filozof arasındaki farkı oldukça iyi gösterir: Aristoteles, Platon’un sorduğu “Bir şeyi o şey yapan nedir?” sorusunu korur; fakat cevabı ayrı bir Formlar dünyasında aramak yerine somut varlığın kendi yapısına taşır.
İlk Hareket Ettirici
Aristoteles’in metafiziğinin en ileri noktalarından biri Metafizik XII’de ortaya çıkan hareketsiz hareket ettiricidüşüncesidir.
Aristoteles’in kozmolojisinde hareketin ezelî olması, nihayetinde kendisi hareket ettirilmeyen bir ilk ilkeyi gerektirir. Bu ilk ilke maddi değildir; çünkü madde potansiyellikle ve dolayısıyla değişebilirlikle ilişkilidir. Hareket etmeyen ilk hareket ettirici ise saf aktüellik olarak düşünülür.
Fakat onu evreni belirli bir anda yoktan yaratan bir yaratıcı Tanrı gibi düşünmek Aristoteles açısından doğru değildir. Aristoteles’in evreni zamansal bir başlangıçla yaratılmış değildir. İlk hareket ettirici de dünyayı bir zanaatkârın nesneyi itmesi gibi mekanik olarak hareket ettirmez; Aristoteles’in açıklamasında nihai olarak bir ereksel neden, arzulanan ve düşünülen şeyin hareket ettirmesi tarzında iş görür.
Böylece Aristoteles’in metafiziğinde başlangıçta birbirinden ayrı görünen kavramlar birleşir:
madde → formkuvve → fiildeğişim → gerçekleşmeneden → açıklamatelos → tamamlanma
Aristoteles’in varlık anlayışının temel düşüncesi de burada görünür hâle gelir: Bir varlığı anlamak yalnızca “Neden yapılmıştır?” sorusunu cevaplamak değildir. Onun ne olduğunu, nasıl meydana geldiğini, hangi kapasiteleri taşıdığını ve karakteristik tamamlanmasının ne olduğunu da açıklayabilmek gerekir. Doğa Felsefesi ve Kozmoloji
Aristoteles için doğayı araştırmak, yalnızca çevremizdeki nesneleri betimlemek değildir; hareketin, değişimin ve doğal oluşun nedenlerini kavramaktır. Fizik’in başlangıcında doğa bilimindeki bilginin ilkeleri, nedenleri ve temel açıklamaları bilmeyi gerektirdiğini söyler. Onun kullandığı physis kavramı da modern anlamdaki “fizik”ten çok daha geniştir: bitkilerin büyümesi, hayvanların hareket etmesi, elementlerin davranışı ve gök cisimlerinin hareketleri aynı doğa araştırmasının farklı parçalarıdır.
Doğa Nedir?
Aristoteles doğal varlıklarla insan tarafından yapılmış nesneler arasında temel bir ayrım kurar. Doğal varlıklar, hareket ve durağanlıklarının ilkesini kendi içlerinde taşırlar.
Bir ağaç büyür, bir hayvan hareket eder ve Aristotelesçi fizik içerisinde ağır bir cisim doğal yerine doğru yönelir. Bir yatak veya heykel ise yatak ya da heykel olması bakımından kendi değişiminin ilkesini kendisinde taşımaz; bunların meydana gelmesi bir zanaatkârın etkinliğine bağlıdır.
Bu nedenle Aristoteles için doğa pasif bir madde yığını değildir. Doğal varlıkların kendilerine özgü hareket, değişim ve gelişme ilkeleri vardır.
Hareket ve Değişim
Aristoteles’in doğa felsefesinin merkezinde kinēsis bulunur. Terim yalnızca bir cismin bir yerden başka bir yere gitmesini ifade etmez; daha geniş anlamda değişim süreçlerini kapsar.
Aristoteles değişimin farklı biçimlerini ayırt eder. Bir şey:
yer değiştirebilir,nicelik bakımından değişebilir,nitelik bakımından değişebilir,ve daha geniş oluş-bozuluş teorisi içerisinde meydana gelebilir veya ortadan kalkabilir.
Hareketi anlamak için önceki bölümde gördüğümüz kuvve ve fiil ayrımı belirleyicidir. Aristoteles Fizik’te hareketi, kuvve hâlinde olanın, kuvve hâlinde olduğu ölçüde gerçekleşmesi şeklinde son derece teknik bir biçimde tanımlar.
Örneğin yapılabilir durumdaki bir ev henüz tamamlanmış ev değildir. İnşa süreci, bu kapasitenin gerçekleşmekte olduğu süreçtir. Dolayısıyla hareket, yalnızca başlangıç ve sonuç arasındaki mesafe değil, potansiyelin gerçekleşme sürecidir.
Yer ve Boşluk
Aristoteles’in mekân anlayışı modern fizikte kullandığımız soyut, sınırsız ve nesnelerden bağımsız uzay düşüncesinden oldukça farklıdır.
Fizik’te yer (topos), kabaca bir cismi çevreleyen şeyin hareketsiz iç sınırı olarak tanımlanır. Dolayısıyla yer, cisimlerden bağımsız olarak duran sonsuz bir kutu değildir.
Aristoteles aynı nedenle boşluğun (kenon) gerçekten var olduğunu reddeder. Ona göre hareketin gerçekleşebilmesi için tamamen boş bir uzayın bulunması gerekmez. Hatta boşluk varsayımı Aristoteles’in hareket teorisi açısından ciddi sorunlara yol açar.
Bu görüş modern fizikle uyuşmayacaktır; fakat Aristoteles’in amacı, hareketi kendi doğa anlayışı içerisinde tutarlı biçimde açıklamaktır.
Zaman Nedir?
Aristoteles’in en etkileyici tartışmalarından biri zaman üzerinedir.
Geçmiş artık yoktur. Gelecek henüz yoktur. “Şimdi” ise sürekli değişmektedir. Öyleyse zaman nasıl vardır?
Aristoteles zamanı hareketle özdeşleştirmez; fakat hareket olmaksızın zamanın düşünülemeyeceğini savunur. Ünlü tanımında zaman, hareketin önce ve sonraya göre sayısıdır.
Buradaki “sayı”, saat üzerindeki rakamlar anlamında düşünülmemelidir. Bir değişimde önce ve sonrayı ayırt ederek onu sayabilir veya ölçebilir hâle geldiğimizde zamandan söz ederiz.
Bu görüş Aristoteles’i başka bir ilginç soruya götürür: Sayma işlemini gerçekleştirecek bir ruh bulunmasaydı zaman yine var olur muydu? Fizik’te bu problemi açık bırakacak kadar karmaşık biçimde tartışması, zaman teorisinin sonraki felsefe tarihinde sürekli yeniden ele alınmasının nedenlerinden biridir.
Sonsuzluk
Aristoteles gerçekleşmiş, tamamlanmış bir sonsuzluğu kabul etmek konusunda son derece temkinlidir. Bunun yerine özellikle potansiyel sonsuzluk düşüncesini geliştirir.
Bir doğruyu sürekli bölebiliriz. Saymaya devam edebiliriz. Her sayıdan sonra başka bir sayı gelebilir. Fakat bundan, önümüzde tamamlanmış hâlde duran sonsuz büyüklükte bir nesnenin var olduğu sonucu çıkmaz.
Sonsuzluk bu anlamda tamamlanmış bir şey olarak değil, sürecin daima devam ettirilebilir olması bakımındanvardır.
Yeryüzü ve Dört Unsur
Aristoteles’in kozmolojisinde Dünya evrenin merkezindedir. Ay’ın altında kalan bölgedeki maddi oluşumlar geleneksel dört unsur üzerinden açıklanır:
Toprak — Su — Hava — Ateş
Bu unsurlar modern kimyadaki elementler değildir. Aristoteles onları sıcak–soğuk ve kuru–yaş gibi temel niteliklerin farklı birleşimleriyle açıklar.
Her unsurun Aristotelesçi evrende belirli bir doğal hareketi vardır. Toprak ve su merkeze doğru; hava ve ateş ise merkezden yukarı doğru hareket etme eğilimindedir.
Bu nedenle Aristoteles açısından bir taşın aşağı düşmesi yalnızca dışarıdan uygulanan bir kuvvetin sonucu değildir. Ağır cisim kendi doğal yerine doğru hareket etmektedir.
Gökyüzü Neden Farklıdır?
Aristoteles, Ay’ın altında gözlemlediğimiz dünyayla göksel bölge arasında keskin bir ayrım yapar.
Yeryüzündeki varlıklar oluş ve bozuluşa tabidir. Doğarlar, değişirler ve yok olurlar. Göksel cisimler ise Aristoteles’in kozmolojisinde bu tür oluş ve bozuluşa tabi değildir.
Bu nedenle göksel cisimlerin dört dünyevi unsurdan meydana geldiğini düşünmez. Onların maddesi daha sonra aitherolarak adlandırılan beşinci unsurla ilişkilendirilir.
Dünyevi unsurların doğal hareketleri doğrusal iken göksel hareketin karakteristik biçimi dairesel harekettir. Daire, başlangıcı ve sonu olmayan sürekli hareketi mümkün kıldığı için Aristoteles’in ezelî gök anlayışına uygundur.
Sonlu Ama Ezelî Bir Evren
Aristoteles’in evreni konusunda modern okuyucu açısından şaşırtıcı bir durum ortaya çıkar:
Evrenin zamansal bir başlangıcı yoktur.
Hareket ve zaman ezelîdir. Aristoteles, evrenin belirli bir anda yoktan yaratıldığını savunmaz.
Buna karşılık evren mekânsal olarak sonsuz değildir. Aristoteles için kozmos düzenli, küresel ve sonlu bir bütündür. Dünya merkezde bulunur ve göksel küreler onun çevresinde hareket eder.
Dolayısıyla Aristotelesçi evren:
zamansal olarak başlangıçsız,fakat mekânsal olarak sonludur.
Hareketsiz Hareket Ettirici
Bu ezelî hareket Aristoteles’i önemli bir metafizik soruna götürür: Eğer hareket sürekli ve ezelîyse, bu hareketin nihai açıklaması nedir?
Burada önceki bölümde karşılaştığımız hareketsiz hareket ettirici yeniden ortaya çıkar.
Aristoteles için hareket zincirinin nihai açıklaması, kendisi başka bir şey tarafından hareket ettirilmeyen ve değişmeyen bir ilkeyi gerektirir. Bu ilke kuvve taşıyamaz; çünkü kuvve, başka türlü olabilme ve dolayısıyla değişebilme imkânını içerir. Bu nedenle ilk hareket ettirici saf fiil/aktüellik olarak düşünülür.
Fakat Aristoteles’in ilk hareket ettiricisini evreni elleriyle iten kozmik bir mekanizma gibi düşünmemek gerekir. MetafizikXII’de onun hareket ettirmesi, arzulanan veya düşünülen şeyin hareket ettirmesine benzetilir. Bu nedenle ilk hareket ettirici özellikle ereksel nedensellik bağlamında anlaşılır.
Aristoteles’in doğa felsefesi bugün bilimsel açıdan büyük ölçüde terk edilmiş bir kozmolojiye dayanıyor olsa da tarihsel önemi yalnızca vardığı sonuçlarda değildir. Aristoteles’in temel talebi şudur: Doğadaki olayların nedenlerini sistematik biçimde açıklamak gerekir. Hareket, zaman, değişim, canlılık ve göksel olaylar birbirinden kopuk mucizeler değil; anlaşılabilir ilkeler çerçevesinde araştırılması gereken doğal süreçlerdir.
Bu yaklaşım, sonuçlarının önemli bir bölümü daha sonra yanlışlanmış olsa bile, Aristoteles’i doğanın sistematik araştırılması tarihinde merkezi bir figür hâline getirmiştir.

Canlı, Ruh ve Zihin
Aristoteles’in canlılık anlayışının merkezinde psychē (ruh) kavramı bulunur. Ancak Aristoteles’in “ruh” dediğinde kastettiği şeyi, bedenden bağımsız olarak var olan görünmez bir varlık şeklinde düşünmek yanıltıcıdır. De Anima (Ruh Üzerine) adlı eserinde ruhu, yaşama kapasitesine sahip doğal ve organik bir bedenin ilk aktüelliği olarak tanımlar. Daha anlaşılır söylersek ruh, canlı bir bedenin canlı olmasını sağlayan örgütlenme ve işlev ilkesidir. Bu nedenle Aristoteles açısından “ruh sahibi olmak”, öncelikle canlı olmak demektir.
Beden ve Ruh
Aristoteles burada madde–form anlayışını canlılara uygular. Canlı beden madde, ruh ise onun formu olarak düşünülebilir. Bu nedenle beden ile ruh iki bağımsız nesnenin sonradan birleşmesi gibi ele alınmaz.
Aristoteles bunu meşhur bir benzetmeyle açıklar: Eğer bir balta doğal bir canlı olsaydı, baltanın ne olduğunu belirleyen, yani kesme işlevini mümkün kılan yapısı onun ruhuna benzerdi. Benzer biçimde göz yalnızca belirli bir maddeden oluşmuş organ değildir; görme kapasitesiyle birlikte gözdür. Aristoteles’in ifadesiyle, eğer göz bir hayvan olsaydı, görme onun ruhu olurdu.
Dolayısıyla canlıyı anlamak için yalnızca hangi maddelerden oluştuğunu bilmek yeterli değildir; bu maddelerin nasıl örgütlendiğini ve canlının hangi yaşamsal faaliyetleri gerçekleştirebildiğini de bilmek gerekir.
Yaşamın Farklı Kapasiteleri
Aristoteles canlıları birbirinden ayırırken “üç ayrı ruh”un canlıların içine yerleştirildiği kaba bir model sunmaz. Bunun yerine ruhun farklı yetilerinden veya kapasitelerinden (dynameis) söz eder.
En temel olan besleyici yetidir. Beslenme, büyüme ve üreme bu düzeyle ilişkilidir. Bitkiler bu yaşamsal kapasitelere sahiptir.
Hayvanlarda bunlara duyusal yeti eklenir. Hayvanlar çevrelerini algılayabilir; Aristoteles’e göre bütün hayvanlar en azından dokunma duyusuna sahiptir. Pek çok hayvanda hareket, arzu, haz ve acıyla ilişkili başka kapasiteler de bulunur.
İnsan ise bunlara ek olarak akıl veya düşünme (nous) kapasitesine sahiptir.
Bu nedenle Aristoteles’in canlılar tablosu kabaca şöyle düşünülebilir:
Bitki → beslenme, büyüme, üremeHayvan → bunlara ek olarak duyum, arzu ve çeşitli hareket kapasiteleriİnsan → bunlara ek olarak akılsal düşünme
Buradaki önemli nokta, daha yüksek kapasitelerin daha temel yaşamsal kapasiteleri ortadan kaldırmamasıdır. İnsan düşündüğü kadar beslenen, büyüyen, algılayan ve arzulayan bir canlıdır.
Hayvanlar Mekanik Varlıklar Değildir
Aristoteles’in hayvan anlayışı bu nedenle özellikle dikkat çekicidir. Hayvanları yalnızca dış uyaranlara mekanik biçimde tepki veren nesneler olarak görmez. Hayvanlarda duyum (aisthēsis), arzu (orexis), haz ve acı bulunur; farklı hayvanların yaşam biçimlerini ve davranışlarını zoolojik eserlerinde ayrıntılı biçimde inceler.
Bu durum Aristoteles’in insan ile hayvan arasındaki bütün farkları ortadan kaldırdığı anlamına gelmez. Özellikle akılsal düşünme bakımından insana ayrıcalıklı bir konum verir. Ancak canlılık alanını keskin biçimde “insan” ve “geri kalan mekanik doğa” şeklinde ikiye bölmez.
Algı Nasıl Gerçekleşir?
De Anima’nın önemli bölümlerinden biri algıya ayrılmıştır. Aristoteles algıyı, algılayan canlının duyulur nesnenin duyulur formunu maddesi olmaksızın alması üzerinden açıklar.
Bunu ünlü balmumu ve mühür benzetmesiyle anlatır. Balmumu, yüzüğün yapıldığı demiri veya altını almadan yüzüğün üzerindeki mührün biçimini alabilir. Benzer şekilde duyu organı da algılanan nesnenin maddesini fiziksel olarak içine almak zorunda olmaksızın onun duyulur formunu alır.
Gözün bir rengi görmesi için renkli nesnenin maddesinin gözün içine girmesi gerekmez. Algıda nesnenin duyulur niteliği algılayanda belirli bir şekilde gerçekleşir.
Phantasia: Algı ile Düşünce Arasında
Aristoteles’in psikolojisinin en ilginç kavramlarından biri phantasiadır. Türkçeye “imgelem”, “hayal gücü” veya “tasavvur” gibi sözcüklerle çevrilebilir; fakat bunların hiçbiri kavramın bütün anlamını tek başına karşılamaz.
Phantasia, doğrudan algı gerçekleşmediği zaman bile algılanmış şeylerin zihinsel olarak mevcut olabilmesinde rol oynar. Bu nedenle algıyla yakından bağlantılıdır fakat algının kendisi değildir.
Aristoteles ayrıca düşünmenin imgelerle ilişkisini son derece güçlü biçimde vurgular. De Anima’da ruhun bir imge olmaksızın düşünmediğini söyler. Böylece algı, imgelem ve düşünme arasında karmaşık bir ilişki kurulur.
Hafıza
Aristoteles hafızayı da algısal yaşamla ilişkilendirir. Hafıza ve Anımsama Üzerine adlı kısa eserinde hafızanın geçmişe yönelik olduğunu özellikle belirtir.
Algı şimdi ile, beklenti gelecek ile, hafıza ise geçmiş ile ilişkilidir.
Bu nedenle hatırlamak yalnızca bir görüntünün zihinde bulunması değildir; o görüntünün daha önce gerçekleşmiş bir deneyime ait olduğunun fark edilmesini de içerir.
Nous: Akıl
İnsan söz konusu olduğunda Aristoteles’in teorisinin en zor kavramlarından biri nous, yani akıldır.
De Anima III. kitapta Aristoteles düşünme kapasitesini açıklarken meşhur bir ayrım yapar. Bir tarafta düşünülür olanları alabilecek bir akıldan, diğer tarafta ise onları etkin hâle getirmekle ilişkili başka bir ilkeden söz eder. Sonraki gelenekte bunlar genellikle edilgin/potansiyel akıl ve etkin akıl (nous poiētikos) şeklinde adlandırılmıştır.
Etkin akıl hakkında Aristoteles’in metni son derece kısa ve güçtür. Onu “ayrılabilir, etkilenmez ve karışmamış” olarak niteler ve aktüellik bakımından öncelikli olduğunu söyler.
Fakat bundan tam olarak ne sonuç çıkarılması gerektiği Aristoteles’in ölümünden sonraki iki bin yıl boyunca tartışılmıştır.
Etkin Akıl Ölümsüz müdür?
Burada kesin konuşmamak özellikle önemlidir.
Aristoteles’in etkin akıl hakkındaki birkaç cümlesinden hareketle onun bireysel insan ruhunun ölümden sonra kişisel bilinciyle yaşamaya devam ettiğini açıkça kanıtladığını söyleyemeyiz.
Antik yorumculardan İslam filozoflarına ve Orta Çağ Hristiyan düşünürlerine kadar çok farklı yorumlar geliştirilmiştir. Alexander of Aphrodisias, İbn Sînâ, İbn Rüşd ve Thomas Aquinas gibi düşünürlerin Aristoteles’in akıl teorisini farklı biçimlerde yorumlamalarının temel nedenlerinden biri budur.
Dolayısıyla Aristoteles’in ruh anlayışının büyük kısmı bedenin canlı organizasyonu üzerinden açıklanabilirken nous meselesi sistem içerisinde özel ve tartışmalı bir problem olarak kalır.
Canlı Olmak Ne Demektir?
Aristoteles’in ruh teorisinin asıl gücü, “İnsanın içinde ruh denilen nasıl bir şey vardır?” sorusundan önce daha temel bir soru sormasında yatar:
Bir bedenin canlı olması ne demektir?
Bir bitkinin beslenmesi, bir hayvanın çevresini algılaması, bir canlının arzulaması, hareket etmesi, hatırlaması ve insanın düşünmesi birbirinden tamamen kopuk olaylar değildir. Bunlar farklı düzeylerde yaşamın gerçekleştirdiği faaliyetlerdir.
Bu nedenle Aristoteles açısından ruh, canlı bedenin içinde saklanan ikinci bir nesneden çok, canlı varlığın yaşama kapasitesini ve karakteristik faaliyetlerini açıklayan formel ilkedir.
Onun psikolojisi böylece metafiziğiyle doğrudan birleşir:
Beden → maddeRuh → formYaşayabilme → kuvveYaşamsal faaliyet → fiil
Aristoteles için canlıyı anlamak, yalnızca onun neyden yapıldığını değil, nasıl yaşadığını ve kendine özgü yaşam biçimini nasıl gerçekleştirdiğini anlamaktır. Hayvanlar ve Canlılığın Araştırılması
Aristoteles yalnızca hayvanlar hakkında felsefi görüşler ileri sürmez; onları sistematik biçimde gözlemleyen ve karşılaştıran kapsamlı zoolojik çalışmalar da yürütür. Historia Animalium (Hayvanların Tarihi), De Partibus Animalium(Hayvanların Kısımları Üzerine) ve De Generatione Animalium (Hayvanların Oluşumu Üzerine) gibi eserlerinde hayvanların anatomisini, üremelerini, yaşam biçimlerini ve davranışlarını inceler. Özellikle deniz canlılarına ilişkin ayrıntılı gözlemleri dikkat çekicidir. Aristoteles’in sınıflandırmaları modern biyolojik taksonomiyle aynı değildir; ancak canlılar arasındaki benzerlik ve farklılıkları sistematik olarak araştırma girişimi, biyoloji tarihinin önemli aşamalarından biridir.
Hayvan Ne Yapabilir?
Aristoteles’in canlılar teorisinde hayvanı bitkiden ayıran temel özellik duyumdur (aisthēsis). Bütün hayvanların en azından dokunma duyusuna sahip olduğunu düşünür. Duyumla birlikte haz ve acı gibi deneyimler ve bunlarla bağlantılı arzu (orexis) ortaya çıkar. Hayvanların önemli bir bölümü ayrıca kendi başına yer değiştirme kapasitesine sahiptir.
Aristoteles bazı hayvanlara hafıza, öğrenme ve deneyimden yararlanma gibi oldukça gelişmiş kapasiteler de atfeder. Zoolojik eserlerinde hayvan davranışları arasında farklılıklar bulunduğunu, bazı hayvanların daha uysal, daha saldırgan, daha ihtiyatlı veya daha “zeki” olarak nitelendirilebilecek davranışlar sergilediğini aktarır. Bununla birlikte bu ifadeleri modern anlamdaki insan psikolojik kavramlarını doğrudan hayvanlara yüklemek şeklinde okumamak gerekir; Aristoteles bunları kendi ruh yetileri ve canlılık teorisi içerisinde değerlendirir.
İnsan ile Hayvan Arasındaki Sınır
Aristoteles insanı hayvanlar dünyasının tamamen dışında konumlandırmaz: insan da algılayan, arzulayan ve hareket eden bir hayvandır. Fakat insana özgü akılsal kapasiteye ve özellikle logos'a ayrıcalıklı bir konum verir.
Bu ayrım Politika’da belirginleşir. Aristoteles diğer hayvanların ses (phōnē) aracılığıyla haz ve acıyı bildirebildiğini, insanın ise logos sayesinde yararlı ve zararlı, adil ve adaletsiz gibi ayrımlar hakkında iletişim kurabildiğini savunur. Bu kapasiteyi insanın politik yaşamıyla doğrudan ilişkilendirir.
Hayvanlar İnsan İçin mi Vardır?
Aristoteles’in hayvanlara yaklaşımında çağdaş hayvan etiği açısından oldukça problemli bir başka yön de vardır. PolitikaI’de doğanın hiçbir şeyi amaçsız veya boşuna yapmadığı düşüncesinden hareket ederek bitkilerin hayvanlar, diğer hayvanların da insanlar için var olduğu yönünde hiyerarşik ve araçsal bir düzen tasvir eder. Evcilleştirilmiş hayvanların kullanımını, yabani hayvanların ise yiyecek ve başka ihtiyaçlar için kullanılmasını bu çerçevede değerlendirir.
Dolayısıyla Aristoteles’in hayvan düşüncesinde ilginç bir gerilim bulunur: Bir tarafta hayvanları dikkatle gözlemleyen; onların algı, arzu, hafıza ve çeşitli bilişsel kapasitelerini ciddiye alan son derece zengin bir canlılık araştırması vardır. Diğer tarafta ise insanı akılsal ve politik kapasitesi bakımından ayrıcalıklı konuma yerleştiren ve diğer canlıları insan amaçları doğrultusunda hiyerarşik bir doğa düzenine dahil eden bir anlayış bulunur.
Tam da bu gerilim, Aristoteles’in hayvan düşüncesini bugün yeniden okumayı felsefi açıdan ilginç hâle getirir. Bilgi ve Bilim Anlayışı
Aristoteles’in bilgi anlayışında insan, dünyadan kopuk birtakım doğuştan bilgileri yalnızca hatırlayan bir varlık değildir. Bilginin oluşumunda duyum, hafıza ve deneyim temel bir rol oynar. Metafizik’in ünlü açılışında “Bütün insanlar doğaları gereği bilmeyi arzular” der ve bunun göstergelerinden biri olarak duyulardan, özellikle de görmeden aldığımız hazzı gösterir. Ancak duyum, Aristoteles için bilginin başlangıç noktası olsa da bilimsel bilgiyle aynı şey değildir.
Duyumdan Deneyime
Aristoteles’in çizdiği süreç kabaca şöyledir:
Duyum → Hafıza → Deneyim → Evrensel Kavrayış
Bir canlı algılar. Algılanan şeyin izi korunabildiğinde hafıza ortaya çıkar. Aynı türden birçok olayın hafızada birikmesi ise deneyimi (empeiria) meydana getirir.
Örneğin belirli bir tedavinin Kallias’a, Sokrates’e ve başka kişilere belirli koşullarda iyi geldiğini defalarca gözlemlemek deneyim sağlayabilir. Fakat hekimlik bilgisi yalnızca bu tekil vakaların toplamından ibaret değildir. Bunların içerisindeki ortak yapıyı kavrayarak belirli türden durumlarda neden belirli bir tedavinin işe yaradığını anlayabilmek daha genel bir bilgi düzeyidir.
Bu nedenle Aristoteles deneyimi küçümsemez; aksine bilimsel bilginin ortaya çıkabilmesi için vazgeçilmez görür. Fakat deneyimden daha yüksek düzeydeki bilgi, yalnızca “ne olduğunu” değil, “neden olduğunu” kavramayı gerektirir.
Bilmek, Nedenini Bilmektir
Aristoteles’in bilim anlayışının merkezinde epistēmē, yani bilimsel bilgi bulunur. İkinci Analitikler’de en güçlü anlamıyla bir şeyi bildiğimizi söyleyebilmemiz için onun nedenini kavramamız gerektiğini savunur.
Bir olayın sürekli gerçekleştiğini gözlemlemek değerli olabilir. Fakat Aristoteles açısından bilimsel açıklamanın hedefi daha ileridir:
Bu neden böyle olmak zorundadır?
Bu yüzden onun bilim anlayışı, metafizikte gördüğümüz neden teorisiyle doğrudan bağlantılıdır. Bilim yalnızca olguları kaydetmek değil, onları açıklayan nedenlere ulaşmak ister.
Bilimsel Kanıtlama
Aristoteles bilimsel bilgiyi kanıtlama (apodeixis) ile ilişkilendirir. Bilimsel bir kanıtlama, gelişigüzel öncüllerden kurulmuş herhangi bir geçerli kıyas değildir. Öncüllerin doğru, ilk, ilgili sonucun nedeni olan ve sonuçtan daha önce bilinen ilkeler olması gerekir.
Ancak burada hemen bir problem ortaya çıkar:
Eğer her bilgiyi başka bir kanıtla kanıtlamamız gerekirse, bu süreç sonsuza kadar devam etmez mi?
Aristoteles buna ilk ilkeler düşüncesiyle cevap verir. Her bilimsel kanıtlamanın kendisi kanıtlanmayan bazı başlangıç ilkelerine dayanması gerekir. Aksi hâlde hiçbir kanıtlama gerçekten başlayamaz.
İlk İlkeleri Nasıl Biliyoruz?
Bu soru Aristoteles epistemolojisinin en önemli noktalarından biridir. Çünkü ilk ilkeler başka bir kanıtlamayla bilinmiyorsa, onlara nasıl ulaşırız?
İkinci Analitikler’in sonunda Aristoteles yeniden algıdan başlayan bir süreç tarif eder. Algı hafızayı, tekrar eden hafızalar deneyimi meydana getirir; deneyim içerisindeki çokluktan ise evrensel olanın kavranması ortaya çıkar.
İlk ilkelerin kavranmasıyla ilişkili en yüksek yetiyi nous olarak adlandırır.
Bu nedenle Aristoteles’in bilgi anlayışında iki yön birlikte çalışır:
Dünya bize duyum yoluyla malzeme sağlar; akıl ise bu tekil deneyimlerin içerisinde bulunan genel yapıları ve ilkeleri kavrar.
Platon’dan Önemli Bir Ayrılış
Bu nokta Aristoteles ile Platon arasındaki önemli ayrımlardan birini de gösterir. Platon’un bazı diyaloglarında bilgi, ruhun daha önce bildiği hakikatleri anımsaması (anamnesis) üzerinden açıklanırken Aristoteles bilgi edinme sürecinde duyusal deneyime çok daha temel bir rol verir.
Fakat bundan Aristoteles’in basitçe “yalnızca duyularımıza güvenirsek bilgiye ulaşırız” dediği sonucu çıkarılmamalıdır. Duyum başlangıçtır; bilim ise nedenlerin ve evrensel ilkelerin kavranmasını gerektirir.
Aristoteles’in bilgi anlayışının özgünlüğü tam da burada ortaya çıkar. Bilgi ne yalnızca duyuların sunduğu tekil verilerden ibarettir ne de duyulur dünyadan bütünüyle bağımsızdır. İnsan tekil şeyleri algılayarak başlar ve onların içerisinden evrensel olanı kavramaya doğru ilerler.
Bu nedenle Aristoteles için gerçekten bilmek, bir olgunun yalnızca gerçekleştiğini görmek değil, onun neden öyle olduğunu anlayabilmektir. Etik ve İyi Yaşam
Aristoteles’in etiğinin başlangıç sorusu “Hangi kurala uymalıyım?”dan çok “İyi bir insan yaşamı nasıl bir yaşamdır?”sorusudur. Nikomakhos’a Etik’in başlangıcında her sanatın, araştırmanın, eylemin ve tercihin bir iyiye yöneldiğini söyler. Ancak istediğimiz şeylerin hepsi aynı düzeyde değildir: Bazı şeyleri başka amaçlara ulaşmak için isteriz. Aristoteles bu amaçlar zincirinin sonunda, başka bir şey uğruna değil kendisi için istediğimiz nihai bir iyi bulunması gerektiğini düşünür. Bu iyiye eudaimonia adını verir.
Eudaimonia: Mutluluk mu, İyi Yaşam mı?
Eudaimonia genellikle “mutluluk” diye çevrilir; ancak modern anlamda kendini mutlu hissetmekten çok daha kapsamlıdır. İyi durumda olmak, gelişip serpilmek, insan olarak iyi bir yaşam gerçekleştirmek gibi anlamları birlikte taşır.
Dolayısıyla Aristoteles için eudaimonia geçici bir duygu değildir. Bir insan bugün neşeli olduğu için eudaimōn sayılmaz. Eudaimonia bütün bir yaşamın nasıl yaşandığıyla ilgilidir.
Aristoteles insanın iyisini belirlemek için insanın karakteristik etkinliğinin ne olduğunu sorar. Beslenmek ve büyümek bitkilerde de, algılamak hayvanlarda da bulunur. İnsanı karakteristik olarak ayıran ise akılla ilişkili etkinliktir. Buradan hareketle insanın iyisini, ruhun erdeme uygun etkinliği olarak tanımlar; birden fazla erdem varsa en iyi ve en yetkin olanına uygun etkinliği vurgular.
Bu nedenle iyi yaşam, yalnızca “iyi özelliklere sahip olmak” değil, bu özellikleri yaşam boyunca etkin biçimde gerçekleştirmektir.
Erdem: İyi İnsan Nasıl Oluşur?
Aristoteles erdemleri genel olarak karakter erdemleri ve düşünsel erdemler arasında ayırır.
Düşünsel erdemler büyük ölçüde öğretim ve öğrenme yoluyla gelişirken karakter erdemleri alışkanlık (ethos) yoluyla oluşur.
İnsan doğuştan cesur, ölçülü veya adil olarak tamamlanmış biçimde doğmaz. Fakat bu erdemleri geliştirebilecek bir yapıya sahiptir. Aristoteles’in meşhur düşüncesi şudur: Adil eylemler yaparak adil, ölçülü eylemler yaparak ölçülü, cesur eylemler yaparak cesur hâle geliriz.
Dolayısıyla etik yalnızca neyin iyi olduğunu bilmek değildir. Karakter, tekrar edilen eylemlerle biçimlenir.
Altın Orta
Aristoteles’in en çok bilinen fakat en fazla yanlış anlaşılan görüşlerinden biri orta (mesotēs) öğretisidir.
Karakter erdemi genellikle iki kusurlu uç arasında bulunur.
Örneğin:
Korkaklık ← CESARET → Gözükaralık
Duyarsızlık ← ÖLÇÜLÜLÜK → Aşırılık
Ancak Aristoteles “Her durumda iki ucun matematiksel ortasını bulun” demez. Erdemli orta “bize göre” belirlenen ve pratik aklın doğru biçimde tayin ettiği ortadır.
Örneğin cesaret, her durumda orta miktarda korkmak değildir. Bazen çok ciddi biçimde korkmak, bazen hiç korkmamak doğru olabilir. Önemli olan doğru şey karşısında, doğru nedenle, doğru zamanda ve doğru biçimde duygulanmak ve eylemektir.
Üstelik Aristoteles’e göre her eylemin bir “doğru ortası” yoktur. Zina, hırsızlık ve cinayet gibi bazı eylemler adları itibarıyla zaten yanlış kabul edilir; bunların “doğru miktarı” aranmaz.
Phronēsis: Pratik Bilgelik
Peki doğru ortayı nasıl bulacağız?
Burada Aristoteles’in etiğinin merkezindeki kavramlardan biri ortaya çıkar: phronēsis, yani pratik bilgelik.
Phronēsis yalnızca genel ahlak kurallarını ezberlemek değildir. Somut bir durumda ne yapılmasının iyi olduğunu doğru biçimde değerlendirebilme kapasitesidir.
Çünkü insan eylemleri matematik problemleri gibi değildir. Koşullar değişir; kişiler, amaçlar ve durumlar farklılaşır. Bu nedenle etik alanda her durumu önceden belirleyen kusursuz bir formül bulunamaz.
Erdemli insan yalnızca iyi amaçlara sahip değildir; somut durumda o amaca nasıl ulaşılması gerektiğini de doğru biçimde görebilir.
Tercih ve Sorumluluk
Aristoteles ahlaki değerlendirme yapabilmek için bir eylemin gönüllü (hekousion) olup olmadığını da araştırır.
Zorla yaptırılan veya kişinin ilgili koşullar hakkında bilgisizliği nedeniyle gerçekleştirdiği bazı eylemler farklı biçimde değerlendirilir. Çünkü övgü ve kınamanın anlamlı olabilmesi için eylemin belirli bir anlamda kişiye ait olması gerekir.
Burada prohairesis, yani bilinçli tercih önemli hâle gelir. Tercih basit bir arzu değildir; üzerinde düşünüp taşınılan ve kişinin gerçekleştirebileceğine inandığı eylemlerle ilgilidir.
Dolayısıyla Aristoteles’in etiği karakter kadar karar verme ve sorumluluk teorisidir.
Adalet
Aristoteles Nikomakhos’a Etik’in V. kitabını adalete ayırır ve onu özel bir konuma yerleştirir.
Bir anlamda adalet, başkalarıyla ilişkimiz içerisinde bütün erdemin uygulanmasıdır. Fakat Aristoteles daha dar anlamda farklı adalet türlerini de inceler.
Özellikle dağıtıcı adalet ile düzeltici adalet arasında ayrım yapar.
Dağıtıcı adalet, bir siyasal topluluk içerisindeki onur, servet veya başka ortak şeylerin hangi ölçüte göre dağıtılması gerektiğiyle ilgilidir. Düzeltici adalet ise kişiler arasındaki işlemlerde veya zararlarda bozulan dengeyi düzeltmeye yöneliktir.
Bu ayrım, sonraki adalet teorileri üzerinde son derece etkili olacaktır.
Dostluk: İyi Yaşamın Vazgeçilmez Parçası
Aristoteles’in etik teorisinin şaşırtıcı derecede büyük bir bölümü dostluğa (philia) ayrılmıştır. Nikomakhos’a Etik’in VIII ve IX. kitapları neredeyse tamamen bu konu üzerinedir.
Aristoteles üç temel dostluk biçimi ayırt eder:
Hazza dayalı dostluk — kişiyi onunla birlikte olmaktan haz aldığımız için severiz.
Yarara dayalı dostluk — ilişki karşılıklı faydaya dayanır.
Erdeme/iyiliğe dayalı dostluk — taraflar birbirlerini oldukları kişiler ve sahip oldukları iyi karakter nedeniyle severler.
İlk iki tür, haz veya yarar ortadan kalktığında kolayca sona erebilir. Aristoteles’in en yüksek dostluk biçimi olarak gördüğü üçüncü tür ise iyi insanların birbirlerinin iyiliğini birbirleri için istemelerine dayanır.
Bu yüzden Aristoteles, mutlu insanın bile dostlara ihtiyaç duyduğunu savunur. İyi yaşam yalnız başına gerçekleştirilen kapalı bir bireysel başarı değildir.
Haz İyi midir?
Aristoteles hazzı bütünüyle reddetmez. Fakat bütün hazların iyi olduğunu da söylemez.
Haz, belirli etkinliklere eşlik eder ve onları tamamlar. İyi etkinliklere uygun hazlar iyi, k ötü etkinliklere bağlı hazlar ise kötü olabilir.
Bu nedenle erdemli insan yalnızca doğru olanı dişini sıkarak yapan kişi değildir. İyi biçimde oluşmuş bir karakter, doğru şeylerden haz almayı ve yanlış şeylerden rahatsız olmayı da öğrenmiştir.
En Yüksek Yaşam: Theōria
Nikomakhos’a Etik’in son kitabında Aristoteles tartışmayı şaşırtıcı bir noktaya taşır. En yüksek eudaimonia biçimini theōria, yani teorik düşünme veya temaşa etkinliğiyle ilişkilendirir.
Bunun nedeni, insandaki en yüksek yetinin akıl olması ve teorik düşünmenin mümkün olduğunca kendisi için gerçekleştirilen, sürekli ve kendine yeterli bir etkinlik olmasıdır.
Fakat bu durum Aristoteles’in önceki kitaplarda geliştirdiği karakter erdemlerini, dostluğu, adaleti veya politik yaşamı basitçe değersiz ilan ettiği anlamına gelmez. Nikomakhos’a Etik X’daki teorik yaşamın üstünlüğünün kitabın geri kalanındaki pratik erdemlerle nasıl bağdaştırılması gerektiği, Aristoteles yorumculuğunun önemli tartışmalarından biridir.
Aristoteles’in etiğinin temel özelliği burada ortaya çıkar. İyi yaşam tek tek doğru davranışların bir listesinden ibaret değildir. İnsan alışkanlıkları, karakteri, duyguları, tercihleri, dostlukları ve aklını kullanma biçimiyle belirli türden bir insan hâline gelir.
Bu nedenle Aristoteles etiğinin temel sorusu yalnızca:
“Ne yapmalıyım?”
değildir.
Aynı zamanda:
“Nasıl bir insan olmalıyım ve nasıl bir yaşam sürmeliyim?”
sorusudur. Politika ve Toplumsal Yaşam
Aristoteles için etik ile politika birbirinden bağımsız değildir. Etik, insan için iyi yaşamın ne olduğunu araştırırken politika bu yaşamın hangi toplumsal ve siyasal koşullarda gerçekleştirilebileceğini inceler. Bu nedenle Nikomakhos’a Etik’in sonunda tartışma doğrudan siyaset araştırmasına açılır. Politika’nın temel sorularından biri de şudur: İnsanların yalnızca birlikte yaşamasını değil, iyi yaşamasını mümkün kılan siyasal topluluk nasıl olmalıdır?
İnsan Politik Bir Hayvandır
Aristoteles’in en meşhur ifadelerinden biri insanın “doğası gereği politik bir hayvan” (zōon politikon) olduğudur.
Buradaki “politik” sözcüğünü bugünkü anlamıyla parti siyasetiyle ilgilenmek şeklinde düşünmemek gerekir. Aristoteles’in kastettiği polis, yani siyasal topluluk içerisinde yaşamaktır.
İnsanların bir araya gelmesinin ilk nedeni yalnızca iyi yaşamak değildir. Aristoteles aileden köye, köyden polis'e uzanan bir gelişim anlatır. Fakat polis yalnızca hayatta kalmak için ortaya çıkıp iyi yaşam için varlığını sürdüren bir birliktir.
Dolayısıyla insanın iyiliği Aristoteles açısından bütünüyle özel alanda gerçekleştirilemez. İnsan karakterini, ilişkilerini ve erdemlerini bir topluluk içerisinde geliştirir.
Logos ve Politik Yaşam
Peki insan neden diğer toplumsal hayvanlardan farklı biçimde politiktir?
Aristoteles burada logos kavramına başvurur.
Diğer hayvanların da sesi (phōnē) vardır ve bu ses aracılığıyla haz ve acıyı ifade edebilirler. İnsan ise logos sayesinde yalnızca haz ve acıyı değil, yararlı ve zararlıyı, adil ve adaletsizi, iyi ve kötüyü tartışabilir.
İnsanların bu tür değerlendirmeleri paylaşabilmesi aileyi ve siyasal topluluğu mümkün kılar.
Bu nedenle Aristoteles açısından politika yalnızca iktidarın kimde olacağı meselesi değildir; neyin adil ve iyi olduğu hakkında birlikte hüküm verebilen insanların yaşam biçimidir.
Yurttaş Kimdir?
Aristoteles yurttaşlığı yalnızca belirli bir yerde yaşamakla tanımlamaz. Politika III’te yurttaşın karakteristik özelliğini yargısal ve siyasal yönetime katılmakla ilişkilendirir.
Bu nedenle “yurttaş” kavramının anlamı yönetim biçimine göre değişebilir.
Aristoteles ayrıca iyi insan olmakla iyi yurttaş olmak arasında önemli bir ayrım yapar. İyi yurttaşın erdemi içinde bulunduğu rejimin gereklerini iyi biçimde yerine getirmekle bağlantılı olabilir; fakat her rejim iyi olmadığı için iyi yurttaşın erdemi her durumda iyi insanın erdemiyle aynı değildir.
Yönetim Biçimleri
Aristoteles yönetimleri iki temel ölçüte göre sınıflandırır:
Kaç kişi yönetiyor?veYönetim ortak iyiliği mi, yönetenlerin özel çıkarını mı amaçlıyor?
Buna göre altı temel biçim ortaya çıkar:
Ortak iyiyi amaçlayan | Bozulmuş biçimi |
Monarşi – bir kişinin yönetimi | Tiranlık |
Aristokrasi – az sayıda kişinin yönetimi | Oligarşi |
Politeia – çoğunluğun anayasal yönetimi | Demokrasi |
Burada önemli bir tarihsel uyarı gerekir: Aristoteles’in “demokrasi” dediği şey bugünkü anayasal liberal demokrasiyle aynı değildir. Aristoteles kavramı özellikle özgür ve yoksul çoğunluğun kendi çıkarı doğrultusunda yönettiği rejimin bozulmuş biçimi için kullanır.
Orta Sınıf ve Siyasal İstikrar
Aristoteles’in oldukça dikkat çekici siyasal gözlemlerinden biri orta kesimin güçlü olduğu toplumların daha istikrarlı olabileceği düşüncesidir.
Aşırı zenginlerle aşırı yoksullar arasındaki büyük eşitsizliklerin çatışma üretebileceğini düşünür. Çok zenginlerin yönetilmeye alışmaması, çok yoksulların ise sürekli yönetilen konumda bulunması siyasal topluluğu iki karşıt gruba bölebilir.
Bu nedenle geniş bir orta kesime dayanan siyasal düzenin daha dengeli ve istikrarlı olabileceğini savunur.
Eğitim Neden Politik Bir Meseledir?
Aristoteles için devletin amacı yalnızca insanların birbirlerine zarar vermesini önlemek değildir. Siyasal topluluğun amacı iyi yaşamı mümkün kılmaktır.
Bu nedenle eğitim doğrudan politik bir meseledir.
Eğer bir rejim belirli türden yurttaşlara ihtiyaç duyuyorsa, yurttaşların karakterlerinin nasıl şekillendiği rejimin devamlılığı açısından belirleyicidir. Aristoteles bu yüzden eğitimin yalnızca ailelerin özel tercihlerine bırakılamayacağını, ortak ve kamusal bir mesele olması gerektiğini savunur.
Etikte gördüğümüz alışkanlık düşüncesi burada siyasetle birleşir: İnsan nasıl yetiştirilirse belirli türden bir karakter geliştirir; belirli karakterlere sahip yurttaşlar da belirli türden bir siyasal topluluk meydana getirir.
Aristoteles’in Problemli Hiyerarşileri
Aristoteles’in siyaset felsefesinin tarihsel önemini anlatırken onun bugün kabul edilemez olan görüşlerini gizlememek gerekir.
Bunların başında “doğal kölelik” teorisi gelir.
Aristoteles bazı insanların kendi akıllarıyla tam anlamıyla yönetmekten ziyade başkasının akılsal yönetimine tabi olmalarının doğaları gereği kendileri için daha iyi olduğunu savunur ve bu kişileri “doğal köleler” olarak değerlendirir.
Ancak aynı zamanda fiilen köleleştirilen herkesin doğası gereği köle olmadığını da kabul eder. Özellikle savaş yoluyla köleleştirmenin tek başına doğal köleliği kanıtlamadığının farkındadır. Buna rağmen doğal kölelik kategorisini kabul etmesi, onun siyaset düşüncesinin en ciddi ve tarihsel olarak en problemli yönlerinden biridir.
Kadınların Konumu
Benzer bir hiyerarşi Aristoteles’in kadınlar hakkındaki görüşlerinde de görülür.
Politika I’de kadınların akılsal/müzakere edici yetiye sahip olduğunu fakat bu yetinin “otoritesiz” (akyron) olduğunu ileri sürer ve aile içerisindeki erkek egemenliğini doğal bir düzen olarak değerlendirir.
Dolayısıyla Aristoteles insanın politik doğasını ve ortak iyiyi güçlü biçimde savunurken bu politik katılımı bütün insanlara eşit biçimde dağıtmaz.
Kadınlar, köleler ve yabancılar Aristoteles’in polisindeki tam yurttaşlık alanının dışında kalırlar.
Bu durum onun siyaset felsefesinde önemli bir gerilim yaratır: Aristoteles bir yandan insanın iyi yaşamının toplumsal katılım, akıl yürütme ve ortak adalet anlayışıyla mümkün olduğunu savunurken diğer yandan bu kapasitelere erişimi kendi döneminin hiyerarşik yapıları içerisinde sınırlandırır.
Aristoteles’in Politika’sı bu nedenle yalnızca “ideal devlet nasıl olmalıdır?” sorusuna verilen tarihsel bir cevap değildir. Aynı zamanda yurttaşlık, ortak iyi, eşitsizlik, eğitim, siyasal katılım ve iktidarın kimin elinde bulunması gerektiği gibi bugün hâlâ tartıştığımız soruların erken ve son derece sistematik incelemelerinden biridir. Retorik ve İkna Sanatı
Aristoteles, Retorik’in başında retoriği diyalektiğin karşılığı (antistrophos) olarak tanımlar. Retorik yalnızca güzel konuşma ya da insanları manipüle etme sanatı değildir; belirli bir durumda mümkün olan ikna yollarını görebilme yetisidir. Diyalektik nasıl farklı konular üzerinde akıl yürütme imkânlarını araştırıyorsa retorik de belirli tek bir bilim alanına bağlı olmaksızın farklı meselelerde iknanın nasıl gerçekleştiğini inceler.
Ethos, Pathos ve Logos
Aristoteles konuşma yoluyla sağlanan ikna araçlarını üç temel biçimde ele alır:
Ethos — Konuşmacının karakteri: Dinleyicinin konuşmacıyı güvenilir bulmasıdır. Aristoteles açısından burada önemli olan yalnızca kişinin önceden sahip olduğu ün değil, konuşmanın kendisi aracılığıyla güvenilir bir karakter ortaya koyabilmesidir.
Pathos — Dinleyicinin duyguları: İnsanlar öfkeliyken, korkarken, umut ederken veya merhamet duyarken aynı şeyler hakkında aynı biçimde hüküm vermezler. Bu nedenle Aristoteles Retorik’te duyguları ayrıntılı biçimde analiz eder.
Logos — Söylemin kendisi: İkna, konuşmanın sunduğu gerekçeler ve akıl yürütmeler aracılığıyla da gerçekleşir. Retorikte bunun karakteristik araçlarından biri enthymema, yani retorik kıyastır.
Bu üçlü birbirinden kopuk teknikler değildir. Başarılı bir söylem, konuşmacının nasıl göründüğü, dinleyicinin hangi durumda bulunduğu ve ileri sürülen gerekçelerin niteliği arasındaki ilişkiyi hesaba katar.
Üç Retorik Türü
Aristoteles ayrıca söylemleri üç ana türe ayırır:
Müzakereci retorik → gelecekte ne yapılması gerektiğiyle,Adli retorik → geçmişte gerçekleşmiş eylemler ve adaletle,Törensel retorik → övgü ve yergiyle ilgilidir.
Aristoteles’in retoriğe verdiği önem, dilin yalnızca düşünceleri aktaran tarafsız bir araç olmadığını gösterir. Nasıl konuştuğumuz, kimin konuştuğu, kime konuşulduğu ve hangi gerekçelerin sunulduğu, insanların yargılarını etkiler.
Bu nedenle Retorik, iki bin yılı aşkın süre sonra bile siyasal konuşmadan hukuka, eğitimden kamusal iletişime kadar iknanın nasıl işlediğini anlamak için temel metinlerden biri olmayı sürdürmektedir. Sanat ve Poetika
Aristoteles’in sanat düşüncesinin temel metni Poetika’dır. Eserin günümüze ulaşan kısmında özellikle tragedya ve epik şiiri inceler. Aristoteles’in amacı yalnızca sanatın güzel olup olmadığını tartışmak değildir; şiirsel eserlerin nasıl kurulduğunu, hangi öğelerden meydana geldiğini ve özellikle başarılı bir tragedyanın nasıl işlediğini çözümlemektir.
Mimesis: Taklitten Daha Fazlası
Aristoteles sanatları mimesis kavramıyla ilişkilendirir. Kavram genellikle “taklit” diye çevrilse de basit bir kopyalama anlamına gelmez. Şair yalnızca gerçekleşmiş olayları olduğu gibi aktarmak zorunda değildir; olabilir olanı, yani olasılık veya zorunluluk içerisinde gerçekleşebilecek eylemleri de temsil eder.
Bu nedenle Aristoteles, şiir ile tarih arasında önemli bir ayrım yapar: Tarihçi gerçekte ne olduğunu, şair ise ne olabileceğini anlatır. Bu yüzden Aristoteles şiirin tarihten “daha felsefi” olduğunu söyler; çünkü şiir tekil olaylardan çok evrensel olanla ilgilenebilir.
Tragedyanın Merkezinde Eylem Vardır
Aristoteles tragedyanın altı temel öğesini ayırır: olay örgüsü (mythos), karakter (ēthos), düşünce, dil, müzik ve görsel unsur. Bunların içerisinde en önemlisi olay örgüsüdür.
Çünkü tragedya Aristoteles’e göre öncelikle insanların değil, eylemin ve yaşamın mimesisidir. Karakterler önemlidir; fakat tragedyanın yapısını belirleyen, olayların birbirine nasıl bağlandığıdır.
Başarılı olay örgüsünde özellikle iki yapı önem kazanabilir:
Peripeteia: Olayların beklenen yönünün tersine dönmesi.Anagnōrisis: Bilgisizlikten bilgiye geçiş, yani tanıma/farkına varma.
Bu ikisinin güçlü biçimde birleşmesi tragedyanın etkisini artırabilir.
Hamartia
Aristoteles’in sıkça yanlış anlaşılan kavramlarından biri hamartiadır. Kavramı doğrudan “trajik karakter kusuru” diye çevirmek fazla daraltıcıdır. Hamartia hata, yanılma veya yanlış değerlendirme anlamlarını taşıyabilir.
Aristoteles’in ideal trajik kahramanı bütünüyle kötü biri değildir; büyük bir talihsizliğe bir tür hata nedeniyle sürüklenir. Böylece izleyicide acıma ve korku ortaya çıkabilir.
Katharsis
Aristoteles tragedyanın acıma (eleos) ve korku (phobos) aracılığıyla bu tür duyguların katharsisini gerçekleştirdiğinisöyler.
Ancak katharsis ile tam olarak ne kastetti ğini Poetika’da ayrıntılı biçimde açıklamaz. Kavram “arınma”, “temizlenme” veya “duyguların açıklığa kavuşturulması” gibi farklı şekillerde yorumlanmıştır ve modern Aristoteles araştırmalarında da tartışılmaya devam eder.
Bu nedenle katharsisi basitçe “seyirci tragedya izler ve içindeki kötü duyguları boşaltır” şeklinde açıklamak Aristoteles’in metninin söylediğinden daha ileri gitmek olur.
Aristoteles’in sanat düşüncesinin kalıcı gücü, sanatı yalnızca gerçekliğin değersiz bir kopyası olarak görmemesinde yatar. Bir anlatının hangi olayları seçtiği, onları nasıl düzenlediği ve bu yapı aracılığıyla insan eylemine ilişkin hangi genel örüntüleri görünür hâle getirdiği, sanatın düşünsel değerinin önemli bir parçasıdır. Platon’dan Aristoteles’e
Aristoteles yaklaşık yirmi yıl boyunca Platon’un Akademisi’nde bulundu. Bu nedenle onun felsefesi Platon’un düşüncesine dışarıdan yöneltilmiş basit bir reddiye değildir. Aristoteles, Platon’dan birçok temel problemi devralır: Bir şeyi olduğu şey yapan nedir? Evrensel bilgi nasıl mümkündür? İyi yaşam nedir? Bilginin nesnesi ne olmalıdır? Ancak bu sorulara giderek farklı cevaplar geliştirir.
Formlar Nerede?
En önemli ayrılıklardan biri Formlar konusunda ortaya çıkar. Platon’un özellikle orta dönem diyaloglarında duyulur tek tek şeylerin ötesinde, onlardan ayrı Formların bulunduğu düşüncesi merkezi bir rol oynar.
Aristoteles ise Formların tekil varlıklardan ayrı olarak var olmalarını eleştirir. Fakat form kavramını terk etmez. Form, Aristoteles’in kendi metafiziğinin de merkezindedir; fark, formu somut varlığın açıklanmasında içkin bir ilke olarak ele almasındadır.
Dolayısıyla Aristoteles’in Platon’a cevabı basitçe “Formlar yoktur” değildir. Daha çok: Bir şeyin ne olduğunu açıklayan formu neden o şeyden ayrı bir varlık hâline getirelim? sorusudur.
Bilgi ve Deneyim
İki filozof arasındaki başka bir fark bilginin oluşumunda görülür. Platon’un bazı diyaloglarında öğrenme, ruhun hakikati anımsaması (anamnesis) düşüncesiyle açıklanır.
Aristoteles ise bilgi edinme sürecinde duyusal algıya ve deneyime daha temel bir rol verir. Tekil şeyleri algılarız; hafıza ve deneyim oluşur ve buradan evrensel olanın kavranmasına ilerleriz.
Bu, Aristoteles’in yalnızca duyulara dayanan basit bir empirist olduğu anlamına gelmez. Bilimsel bilgi hâlâ evrenseli ve nedenleri kavramayı gerektirir.
Ruh ve Beden
Platon’un özellikle Phaidon’daki yaklaşımında ruh bedenden ayrılabilen ve ölümden sonra varlığını sürdürebilen bir yapı olarak ele alınır.
Aristoteles ise canlıyı madde ve form birlikteliği üzerinden düşünür. Ruh, canlı bedenin formudur. Bu nedenle beden ve ruh ilişkisini iki bağımsız varlığın geçici birlikteliği şeklinde açıklamak istemez.
Bununla birlikte Aristoteles’in nous, özellikle de De Anima III.5’teki akıl tartışması bu konuda önemli bir güçlük oluşturur ve sonraki yorum geleneğinde ruhun ayrılabilirliği konusunda farklı okumalar ortaya çıkmıştır.
Sanat
Platon’un Devlet’te geliştirdiği sanat eleştirisi, mimesisin hakikatle ilişkisi ve şiirin ruh üzerindeki etkileri konusunda oldukça kuşkucudur.
Aristoteles ise Poetika’da mimesise olumlu bir bilişsel değer tanır. İnsanların taklit yoluyla öğrenmekten haz aldıklarını düşünür ve şiirin yalnızca gerçekleşmiş tekil olayları değil, olası ve evrensel eylem örüntülerini gösterebildiğini savunur.
Bir Kopuş Değil, Felsefi Bir Dönüşüm
Bu nedenle Aristoteles’i yalnızca “Platon’un tam tersini söyleyen filozof” olarak okumak yanıltıcıdır. Aristoteles, hocasının ortaya koyduğu Form, bilgi, ruh, erdem ve iyi yaşam gibi temel problemleri büyük ölçüde korur.
Fakat cevapların yönünü değiştirir.
Platon’un ayrı Formlar üzerinden açıklamaya çalıştığı yapıları Aristoteles büyük ölçüde somut varlıkların kendi içerisinde araştırır; bilgiyi duyusal dünyadan koparmak yerine deneyimden evrensel bilgiye uzanan bir süreç içerisinde düşünür ve doğanın kendisini sistematik felsefi araştırmanın merkezine yerleştirir.
Bu nedenle Aristoteles’in Platon’la ilişkisini basit bir reddedişten çok, Platoncu problemlerin kapsamlı bir yeniden inşası olarak görmek daha doğru olacaktır. Eserleri
Aristoteles’e Antik Çağ’da çok sayıda eser atfedilmiş olsa da bunların önemli bir bölümü günümüze ulaşmamıştır. Bugün okuduğumuz Aristoteles külliyatı ağırlıklı olarak okul içi kullanımla ve öğretim faaliyetiyle ilişkili daha teknik metinlerden oluşur. Aristoteles’in daha geniş bir okur kitlesine yönelik kaleme aldığı diyalog ve başka eserlerinin büyük kısmı ise kayıptır. Bu nedenle günümüzde Metafizik veya Fizik adıyla okuduğumuz metinleri, Aristoteles’in baştan sona bugünkü biçimleriyle yayımladığı modern kitaplar gibi düşünmek doğru değildir.
Mantık — Organon
Aristoteles’in mantık eserleri sonraki gelenekte Organon (“araç”) adı altında bir araya getirilmiştir.
Kategoriler — Töz ve temel yüklem kategorileri.Yorum Üzerine — Önermeler, olumlama, olumsuzlama ve karşıtlık ilişkileri.Birinci Analitikler — Kıyas teorisi ve geçerli çıkarım.İkinci Analitikler — Bilimsel kanıtlama ve bilimsel bilgi.Topikler — Diyalektik akıl yürütme.Sofistik Çürütmeler — Görünüşte geçerli fakat yanıltıcı akıl yürütmeler.
Doğa ve Canlılık
Fizik — Hareket, değişim, nedenler, doğa, yer, zaman ve sonsuzluk.
Gökyüzü Üzerine (De Caelo) — Kozmos, göksel hareketler ve Aristotelesçi evren modeli.
Oluş ve Bozuluş Üzerine — Maddi değişim, oluş-bozuluş ve elementler.
Meteoroloji — Atmosferik ve yeryüzüyle ilişkili çeşitli doğal olaylar.
Ruh Üzerine (De Anima) — Canlılık, ruh, algı, imgelem ve düşünme.
Hayvanların Tarihi (Historia Animalium) — Hayvanların yapıları, farklılıkları ve yaşam biçimleri üzerine geniş zoolojik araştırma.
Hayvanların Kısımları Üzerine — Hayvan bedenlerinin parçaları ve bunların işlevlerinin açıklanması.
Hayvanların Oluşumu Üzerine — Üreme ve embriyonik gelişim üzerine araştırmalar.
Bunlara hafıza, uyku, rüyalar, duyum, yaşam ve ölüm gibi konuları ele alan ve daha sonra Parva Naturalia başlığı altında toplanan kısa doğa araştırmaları da eklenir.
Metafizik
Metafizik — Varlık olmak bakımından varlık, töz, öz, madde ve form, kuvve ve fiil, nedenler ve ilk hareket ettirici gibi Aristoteles metafiziğinin temel problemlerini içeren kitaplar bütünü.
“Metafizik” başlığının Aristoteles’in kendi verdiği eser adı olmadığını hatırlamak önemlidir. Başlık sonraki metin geleneğine aittir.
Etik ve Politika
Nikomakhos’a Etik — Eudaimonia, erdem, karakter, tercih, adalet, dostluk, haz ve iyi yaşam.
Eudemos’a Etik — Aristoteles’in etik düşüncesinin bir başka temel kaynağıdır ve Nikomakhos’a Etik ile bazı kitapları ortak gelenekte aktarılmıştır.
Politika — Polis, yurttaşlık, yönetim biçimleri, eğitim, anayasal düzen ve siyasal yaşam.
Aristoteles’e atfedilen Magna Moralia da etik külliyat içerisinde yer alır; ancak eserin Aristoteles tarafından bizzat kaleme alınıp alınmadığı konusunda akademik tartışma bulunmaktadır.
Retorik ve Sanat
Retorik — İkna, konuşmacı, dinleyici, duygular, enthymema ve retorik söylemin türleri.
Poetika — Şiir, mimesis, tragedya, olay örgüsü, karakter ve katharsis.
Poetika’nın elimizde bulunan metni eksiktir. Aristoteles tragedyanın yanı sıra komediyi de ele alacağını belirtir; ancak komedi üzerine olması beklenen bölüm günümüze ulaşmamıştır.
Kayıp Aristoteles
Bugün Aristoteles denildiğinde akla gelen eserler aslında onun yazdıklarının tamamı değildir. Antik kaynaklar Aristoteles’in diyaloglar ve daha edebî nitelikte eserler de kaleme aldığını gösterir.
Bunların büyük bölümü kaybolmuştur.
En önemli örneklerden biri Protreptikos’tur. Felsefi yaşamı savunan bu eser bütünüyle günümüze ulaşmamış, sonraki yazarların aktardığı parçalar üzerinden kısmen yeniden oluşturulmaya çalışılmıştır.
Bir başka önemli metin Atinalıların Devleti (Athēnaiōn Politeia)’dir. Atina’nın siyasal kurumlarını ve anayasal tarihini ele alan eser, Aristoteles’in okulunda yürütülen geniş anayasa araştırmasıyla ilişkilidir ve 19. yüzyılın sonunda papirüsler sayesinde yeniden gün ışığına çıkmıştır.
Dolayısıyla bugün elimizde bulunan Aristoteles, antik dünyada dolaşımda bulunan Aristoteles külliyatının yalnızca bir bölümüdür. Buna rağmen günümüze ulaşan metinlerin kapsamı olağanüstüdür: mantıktan metafiziğe, biyolojiden psikolojiye, etikten siyasete ve edebiyat teorisine kadar uzanan bir araştırma programının parçalarını hâlâ okuyabiliyoruz. Aristoteles’in Mirası
Aristoteles’in etkisi kendi yaşamıyla veya Lykeion’la sınırlı kalmadı. Ölümünün ardından okulunun başına öğrencisi Theophrastos geçti ve Aristotelesçi araştırma geleneğini sürdürdü. Ancak Aristoteles’in bugün bildiğimiz teknik eserlerinin dolaşımı ve okunma tarihi düz bir çizgi izlemedi. Özellikle MÖ 1. yüzyılda Rodoslu Andronikos ile ilişkilendirilen düzenleme faaliyetleri, Aristoteles külliyatının sonraki aktarımında önemli bir aşama oluşturdu. Bununla birlikte “Aristoteles’in eserlerini bugünkü hâline tek başına Andronikos getirdi” şeklindeki güçlü anlatı, modern araştırmalarda daha ihtiyatlı ele alınmaktadır.
İslam Felsefesinde Aristoteles
Aristoteles’in düşüncesinin dünya tarihindeki en önemli duraklarından biri Orta Çağ İslam dünyasıdır. Yunanca felsefi ve bilimsel eserlerin Arapçaya çevrilmesiyle Aristoteles’in mantık, doğa felsefesi ve metafizik üzerine çalışmaları geniş bir düşünsel çevrede okunmaya ve yorumlanmaya başladı.
Fârâbî, Aristotelesçi mantık ve bilim anlayışının geliştirilmesinde önemli rol oynadı ve İslam felsefesi geleneğinde Aristoteles’ten sonra “İkinci Öğretmen” (al-Muʿallim al-Thānī) olarak anıldı.
İbn Sînâ, Aristoteles’ten güçlü biçimde etkilenmekle birlikte onun metafiziğini yalnızca aktarmadı; varlık, mahiyet, zorunluluk ve nedensellik gibi konularda son derece özgün bir felsefi sistem geliştirdi.
İbn Rüşd ise Aristoteles’in eserleri üzerine kapsamlı yorumları nedeniyle Latin dünyasında “Commentator” — Yorumcu olarak tanınacak ve Aristoteles’in Batı Avrupa’daki alımlanmasında büyük rol oynayacaktı.
Orta Çağ Avrupa’sı
ve 13. yüzyıllarda Aristoteles’in çok sayıda eseri Latince dünyada erişilebilir hâle geldikçe Avrupa üniversitelerindeki felsefe ve bilim eğitiminde merkezi bir konuma yükseldi.
Bu dönemin en önemli isimlerinden Thomas Aquinas, Aristoteles’in felsefesini Hristiyan teolojisiyle kapsamlı bir ilişki içerisinde yeniden yorumladı. Aristoteles böylece özellikle mantık, metafizik, doğa felsefesi ve etik alanlarında skolastik düşüncenin temel otoritelerinden biri hâline geldi.
Ancak bu süreç Aristoteles’in görüşlerinin sorgulanmadan kabul edildiği anlamına gelmez. Aristotelesçi görüşlerin nasıl yorumlanacağı ve Hristiyan öğretisiyle hangi noktalarda bağdaşıp bağdaşmayacağı Orta Çağ boyunca ciddi tartışmalara yol açtı.
Modern Bilim ve Aristoteles’ten Kopuş
Aristoteles’in doğa felsefesi yüzyıllar boyunca son derece etkili olsa da erken modern dönemde önemli ölçüde terk edildi.
Kopernik’in Güneş merkezli astronomisi, Galileo’nun hareket üzerine çalışmaları ve daha sonra Newton fiziği, Aristotelesçi kozmosun temel unsurlarını aşındırdı. Dünya artık evrenin hareketsiz merkezi değildi; göksel ve yeryüzü hareketlerinin bütünüyle farklı fiziksel ilkelere tabi olduğu düşüncesi de sürdürülemez hâle geldi.
Bu nedenle modern bilimin gelişimi kısmen Aristotelesçi fiziğin aşılmasıyla gerçekleşti.
Fakat Aristoteles’in etkisi bununla sona ermedi.
Günümüzde Aristoteles
yüzyılda özellikle erdem etiğinin yeniden canlanması, Aristoteles’i çağdaş felsefenin merkezine yeniden taşıdı. G. E. M. Anscombe, Philippa Foot ve daha sonra Alasdair MacIntyre gibi filozofların çalışmalarıyla ahlakın yalnızca kurallar ve sonuçlar üzerinden değil; karakter, erdem, pratik bilgelik ve iyi yaşam üzerinden düşünülmesi yeniden güçlü bir araştırma alanı hâline geldi.
Bugün Aristoteles’in mantığı, biyolojisi ve fiziğinin önemli bölümleri modern bilim tarafından aşılmış durumdadır. Buna rağmen onun sorduğu sorular yaşamaya devam eder:
Bir şeyi gerçekten bilmek ne demektir?Bir varlığı olduğu şey yapan nedir?İyi bir insan yaşamı nasıl olmalıdır?Erdemli bir karakter nasıl oluşur?İnsan neden politik bir canlıdır?Bir anlatıyı güçlü yapan nedir?
Aristoteles’in yaklaşık iki bin dört yüz yıl sonra hâlâ okunmasının nedeni bütün sorulara doğru cevapları vermiş olması değildir. Asıl mirası, mantıktan canlılığa, metafizikten etiğe, siyasetten sanata kadar son derece farklı alanları sistematik olarak soruşturulabilir problemler hâline getirmiş olmasıdır.
Bu yüzden Aristoteles yalnızca Antik Yunan felsefesinin büyük isimlerinden biri değil, sonraki felsefe ve bilim tarihinin hangi sorular etrafında şekilleneceğini belirleyen temel düşünürlerden biridir.