top of page

Doğa Filozofları

Evreni mitlerle değil, doğanın kendisiyle açıklamaya çalışan ilk düşünürler.

İlk doğa filozoflarını temsil eden antik metinler ve felsefi semboller

Doğa Filozoflarının Derdi Neydi?


Batı felsefesi tarihinin başlangıcı genellikle MÖ 6. yüzyılda, Anadolu'nun batı kıyısındaki Miletos kentinde yaşayan düşünürlerle ilişkilendirilir.

Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes gibi isimlerin sorduğu temel sorulardan biri şuydu:

İçinde yaşadığımız düzenli dünya nasıl açıklanabilir?

Gökyüzündeki hareketlerden depremlere, canlıların oluşumundan maddelerin dönüşümüne kadar doğada gerçekleşen olayların arkasında nasıl bir düzen vardı?

Bu sorular zamanla yalnızca doğanın yapısını değil, çok daha temel problemleri ortaya çıkardı:

Bir şey nasıl değişebilir?

Bir şey yoktan ortaya çıkabilir mi?

Çokluk nasıl meydana gelir?

Duyularımız bize gerçekliği olduğu gibi gösteriyor mu?

Böylece doğayı açıklama girişimi giderek varlık, değişim ve bilgi hakkında felsefi bir araştırmaya dönüştü.

Physis: Doğayı Anlamak

Bu düşünürlerle ilişkilendirilen temel kavramlardan biri Yunanca physistir.

Kelimeyi yalnızca modern anlamdaki “doğa” ile özdeşleştirmek eksik kalabilir. Physis; bir şeyin ortaya çıkması, gelişmesi ve sahip olduğu yapı gibi anlamlarla da ilişkilidir.

Aristoteles daha sonra kendisinden önceki bu düşünürleri doğanın ilkelerini araştıran kişiler olarak ele alacaktır.

Ancak elimizde önemli bir problem vardır:

Bu filozofların eserlerinin büyük bölümü günümüze ulaşmamıştır.

Onları çoğunlukla daha sonraki yazarların aktardığı fragmanlar ve tanıklıklar üzerinden tanıyoruz.

Bu nedenle örneğin:

“Thales kesin olarak şöyle dedi.”

demek yerine, bazı durumlarda:

“Aristoteles, Thales'in şöyle düşündüğünü aktarır.”

demek tarihsel olarak daha güvenlidir.

Archē: Her Şeyin Başlangıcında Ne Var?

Bu düşünürlerle ilişkilendirilen en meşhur problemlerden biri archē problemidir.

Archē başlangıç, köken veya yönetici/temel ilke gibi anlamlara gelebilir.

Aristoteles'in daha sonraki anlatısında erken düşünürlerin bir kısmı, değişen dünyanın arkasında kalıcı olan temel ilkenin ne olduğunu araştıran kişiler olarak görünür.

Bu anlatı içerisinde:

Thales → su

Anaksimenes → hava

gibi cevaplarla karşılaşırız.

Anaksimandros ise belirli bir element yerine apeiron adını verdiği sınırsız/belirsiz bir ilkeyle ilişkilendirilir.

Fakat bu filozofları yalnızca:

“Her şey neden yapılmıştır?”

sorusuna cevap veren insanlar olarak görmek yetersizdir.

Asıl büyük problem şudur:

Dünyadaki inanılmaz çeşitlilik ve değişim, daha temel bir düzen üzerinden açıklanabilir mi?

Mitostan Logosa mı?

Felsefe tarihi sıklıkla:

“İnsanlar önce mitlerle açıklama yapıyordu, sonra filozoflar geldi ve aklı kullanmaya başladı.”

şeklinde anlatılır.

Bu anlatı önemli bir dönüşüme işaret etse de fazla keskindir.

Erken Yunan filozofları gerçekten de doğadaki olayları doğanın kendi yapısı ve süreçleri üzerinden açıklama yönündedikkat çekici girişimlerde bulundular.

Fakat mitolojik düşünce bir anda ortadan kalkmadı.

Nitekim Parmenides felsefesini bir tanrıçanın kendisine hakikati açıkladığı şiir biçiminde sunar.

Empedokles'in eserlerinde de dinsel ve kozmolojik unsurlar yan yana bulunur.

Platon ise yüzyıllar sonra bile felsefi diyaloglarının içerisinde mitlerden yararlanacaktır.

Dolayısıyla mythos ile logos arasında mutlak bir duvar bulunduğunu düşünmek yerine, Yunan düşüncesinde açıklama biçimlerinin dönüşümünden söz etmek daha doğrudur.

Asıl Kırılma Nerede?

Erken Yunan düşüncesindeki önemli yeniliklerden biri, doğadaki olayların arkasında düzenli ve anlaşılabilir süreçleraramaktır.

Bir depremi açıklamak için yalnızca:

“Bir tanrı böyle istedi.”

demek yerine depremin dünyanın yapısıyla nasıl ilişkili olabileceği sorulmaya başlanır.

Gökyüzündeki hareketlerin belirli düzenlilikleri araştırılır.

Maddelerin birbirlerine nasıl dönüştüğü açıklanmaya çalışılır.

Bugün bu açıklamaların birçoğunun bilimsel olarak yanlış olduğunu biliyoruz.

Fakat tarihsel önemleri cevaplarının doğruluğundan ibaret değildir.

Önemli olan, doğanın kendisinin açıklanabilir bir düzen taşıdığı düşüncesinin giderek güçlenmesidir.

Parmenides Her Şeyi Değiştiriyor

Bu araştırma kısa süre içerisinde beklenmedik bir probleme dönüşür.

Miletoslu düşünürler dünyanın nasıl değiştiğini açıklamaya çalışırken Parmenides çok daha radikal bir soru ortaya koyacaktır:

Değişim gerçekten mümkün mü?

Bir şey değişiyorsa daha önce olmadığı bir şey hâline geliyor demektir.

Fakat “olmayan” hakkında nasıl konuşabiliriz?

Bu problem sonraki düşünürleri derinden etkiler.

Empedokles, Anaksagoras ve atomcular değişimi açıklarken artık Parmenides'in ortaya çıkardığı güçlüğü de hesaba katmak zorundadır.

Böylece erken Yunan doğa felsefesinin hikâyesi yalnızca:

“Evrenin ana maddesi nedir?”

sorusunun cevaplarından oluşmaz.

Asıl hikâye giderek şuna dönüşür:

Değişen bir dünyada değişmeden kalan bir şey var mıdır ve değişimin kendisi nasıl mümkündür?

“Presokratikler” Kimdir?

Bu düşünürler bugün sıklıkla Presokratikler, yani “Sokrates öncesi filozoflar” olarak adlandırılır.

Ancak bu terim de kusursuz değildir.

Çünkü gruptaki bazı düşünürler Sokrates'ten yalnızca önce yaşamamış, onunla aynı dönemi de paylaşmıştır.

Örneğin Demokritos muhtemelen Sokrates'in çağdaşıydı.

Üstelik bu filozofların tamamı aynı sorularla ilgilenmedi ve ortak bir felsefi okul oluşturmadı.

Bu nedenle “Presokratik” ifadesini kesin bir tarihsel sınırdan çok, felsefe tarihinde kullanılan geleneksel bir sınıflandırma olarak görmek daha güvenlidir.

İlk Büyük Soru

Thales'ten Demokritos'a uzanan bu düşünce hattında cevaplar sürekli değişecektir.

Su.

Apeiron.

Hava.

Logos ve değişim.

Değişmeyen varlık.

Dört kök.

Nous.

Atomlar ve boşluk.

Fakat bütün bu farklı cevapların arkasında giderek büyüyen ortak bir araştırma vardır:

Gördüğümüz dünyanın altında nasıl bir düzen bulunuyor ve insan aklı bu düzeni anlayabilir mi?

Doğa filozoflarının felsefe tarihindeki büyük hikâyesi tam olarak burada başlar.

THALES

Miletoslu Thales

Miletoslu Thales, geleneksel olarak Antik Yunan felsefesinin başlangıcındaki en önemli isimlerden biri kabul edilir. Yaklaşık olarak MÖ 7. yüzyılın sonları ile 6. yüzyılın ilk yarısında yaşamıştır.

Ancak Thales hakkında konuşurken önemli bir sorunla karşılaşırız:

Thales’in yazdığı herhangi bir eser günümüze ulaşmamıştır.

Hatta ona atfedilen bazı eserlerin gerçekten Thales tarafından yazılıp yazılmadığı da belirsizdir. Düşüncelerini büyük ölçüde kendisinden çok sonra yaşamış Aristoteles gibi yazarların aktarımlarından biliyoruz.

Bu nedenle tarihsel Thales ile sonraki yüzyıllarda oluşan “ilk filozof Thales” portresini birbirinden ayırmak gerekir.

Neden Su?

Aristoteles, Metafizik’te Thales’in şeylerin temel ilkesi olarak suyu kabul ettiğini aktarır.

Bu yüzden Thales'in görüşü çoğu zaman:

“Her şey sudur.”

şeklinde özetlenir.

Fakat bu meşhur formülasyonu Thales’in elimizde bulunan doğrudan bir cümlesi gibi düşünmemeliyiz.

Aristoteles’in tanıklığına göre Thales’in temel düşüncesi, su ya da nemli olanın varlıkların temelinde bulunduğuyönündedir.

Aristoteles bunun nedenini kesin olarak bildiğini iddia etmez; bazı olası gerekçeler üzerinde durur.

Canlıların besininin nemli olması, sıcaklığın nemle ilişkili görünmesi ve canlıların tohumlarının nemli yapıda olması gibi gözlemlerin Thales’i bu düşünceye götürmüş olabileceğini öne sürer.

Dolayısıyla:

“Thales suyu seçti çünkü kesin olarak şunu gözlemledi.”

demek yerine,

“Aristoteles, Thales’in bu tür gözlemlerden hareket etmiş olabileceğini düşünüyor.”

demek daha doğrudur.

Asıl Yenilik Su Değildi

Bugün Thales’in evrenin temelinde su bulunduğu düşüncesinin bilimsel olarak doğru olmadığını biliyoruz.

Fakat Thales’in felsefe tarihindeki önemi suyun doğru cevap olmasından kaynaklanmaz.

Önemli olan daha temel bir arayıştır:

Dünyadaki çokluğu ve değişimi ortak bir doğal ilke üzerinden açıklamak mümkün müdür?

Ağaçlar, taşlar, insanlar, hayvanlar, denizler ve gökyüzü birbirlerinden son derece farklı görünür.

Fakat bütün bu farklılıkların arkasında daha temel bir birlik bulunabilir mi?

Thales’e atfedilen su öğretisinin felsefi önemi burada ortaya çıkar.

Dünya Suyun Üzerinde mi?

Aristoteles, Thales’in Dünya’nın su üzerinde durduğunu düşündüğünü de aktarır.

Bu görüş modern bilim açısından elbette doğru değildir.

Ancak burada ilginç olan, Dünya’nın konumunu yine doğal bir unsur üzerinden açıklamaya yönelik girişimdir.

Thales'ten hemen sonra Anaksimandros bu konuda çok daha radikal bir düşünce geliştirecek ve Dünya’nın herhangi bir şeyin üzerinde durmasına gerek olmadığını savunacaktır.

Bu nedenle Miletoslu düşünürlerin önemi yalnızca ortaya attıkları cevaplarda değil, birbirlerinin açıklamalarını dönüştürmelerinde de görülür.

Thales Güneş Tutulmasını Önceden Bildi mi?

Thales hakkındaki en meşhur hikâyelerden biri, MÖ 585'te gerçekleşen güneş tutulmasını önceden bildiği iddiasıdır.

Bu anlatının önemli antik kaynaklarından biri Herodotos’tur.

Herodotos, Medler ile Lidyalılar arasındaki savaş sırasında gündüzün geceye dönüştüğünü ve Thales’in bu olayı önceden bildirdiğini aktarır.

Fakat burada büyük bir tarihsel problem vardır:

Thales’in tutulmayı tam olarak nasıl ve ne kadar kesin biçimde öngörmüş olabileceğini bilmiyoruz.

Modern araştırmalarda, o dönemde mevcut astronomik bilgilerle belirli bir güneş tutulmasının tam yerini ve zamanını Thales’in modern anlamda hesaplayıp öngörmüş olmasının mümkün olup olmadığı ciddi biçimde tartışılmıştır.

Dolayısıyla:

“Thales MÖ 585 güneş tutulmasını bilimsel olarak hesapladı.”

demek güvenli değildir.

Daha doğru ifade şudur:

Antik gelenek Thales’e bir güneş tutulmasını önceden bildirme başarısı atfeder; fakat bunu nasıl yaptığı ve anlatının tarihsel ayrıntıları belirsizdir.

Geometri ve Mısır

Thales'e geometri alanında da çeşitli keşifler atfedilmiştir.

Daha sonraki kaynaklar onun Mısır’a gittiğini, geometrik bilgiler edindiğini ve piramitlerin yüksekliğini gölgelerinden hesapladığını anlatır.

Ayrıca bugün bazı geometrik sonuçlar geleneksel olarak “Thales teoremi” adıyla anılır.

Fakat bunların tamamını Thales’in bizzat keşfettiğini gösteren çağdaş belgeler elimizde değildir.

Bu nedenle bu hikâyeler, Thales’in Antik Çağ’da giderek matematikçi, astronom ve bilge figürü olarak nasıl hatırlandığını göstermeleri açısından değerlidir; ancak hepsini kesin biyografik gerçekler olarak kabul etmemeliyiz.

“Her Şey Tanrılarla Doludur”

Aristoteles Thales’e başka ilginç bir düşünce daha atfeder:

“Her şey tanrılarla doludur.”

Ayrıca mıknatısın demiri hareket ettirebilmesinden hareketle mıknatısın bir tür ruha sahip olduğunu düşündüğünü aktarır.

Fakat bu ifadelerden Thales'in tam anlamıyla nasıl bir ruh veya tanrı anlayışına sahip olduğunu yeniden kurmak oldukça zordur.

Elimizde ayrıntılı bir Thales metafiziği yoktur.

Bu nedenle birkaç antik tanıklığı birleştirerek ona tamamlanmış bir felsefi sistem atfetmekten kaçınmak gerekir.

Neden Thales’le Başlıyoruz?

Aristoteles, Thales’i doğanın maddi ilkelerini araştıran düşünürler arasında başlangıç noktasına yerleştirir. Daha sonraki felsefe tarihi geleneği de onu sıklıkla “ilk filozof” olarak anacaktır.

Fakat bu ifade:

“Thales'ten önce insanlar düşünmüyordu.”

anlamına gelmez.

Mezopotamya, Mısır ve daha eski Yunan kültürlerinde doğa, gökyüzü, matematik ve kozmosa ilişkin son derece gelişmiş bilgi gelenekleri zaten bulunuyordu.

Thales'in önemi daha özel bir tarihsel bağlamdadır.

Yunan felsefe geleneğinin sonraki yazarları onda, doğadaki çokluğu daha temel bir doğal ilke üzerinden açıklama girişiminin erken ve önemli bir örneğini gördüler.

Ve Thales'in verdiği “su” cevabı çok geçmeden yeterli bulunmayacaktı.

Aynı kentten gelen Anaksimandros çok daha radikal bir soru soracaktı:

Eğer her şey belirli bir maddeden oluşuyorsa, birbirine karşıt olan şeylerin tamamı aynı belirli maddeden nasıl ortaya çıkabilir?

Onun cevabı artık su, hava veya ateş olmayacaktı.

Apeiron. ANAKSİMANDROS

Apeiron ve Sınırsız Olan

Miletoslu Anaksimandros, yaklaşık MÖ 610–546 yılları arasında yaşamış erken Yunan düşünürlerinden biridir.

Antik gelenekte Thales’le ilişkilendirilir ve Miletoslu düşünürlerin ikinci büyük ismi olarak görülür.

Anaksimandros’un önemi, dünyanın temelini açıklarken su, hava veya ateş gibi belirli bir elementi seçmemesindeortaya çıkar.

Onunla ilişkilendirilen temel kavram:

apeirondur.

Apeiron Nedir?

Yunanca apeiron (ἄπειρον) kelimesi farklı biçimlerde çevrilebilir:

sınırsız, sonsuz, belirsiz, belirlenmemiş.

Bu nedenle apeiron’u doğrudan modern anlamda “sonsuzluk” kavramıyla özdeşleştirmek doğru değildir.

Aristoteles ve Theophrastos geleneğinde Anaksimandros, var olan şeylerin temel ilkesi olarak apeiron’u kabul eden düşünür olarak sunulur.

Buradaki önemli fark şudur:

Thales belirli bir şeyi, suyu, temel kabul etmişti.

Anaksimandros ise temel ilkeyi bildiğimiz elementlerden biriyle özdeşleştirmez.

Neden Su Değil?

Anaksimandros’un bunu tam olarak hangi gerekçeyle yaptığını kendi metninden ayrıntılı biçimde bilmiyoruz.

Bu nedenle:

“Anaksimandros Thales’i şu argümanla eleştirdi.”

şeklinde kesin bir anlatı kurmak risklidir.

Fakat Aristotelesçi gelenekte önemli bir problem ortaya çıkar:

Eğer temel ilke su gibi belirli bir unsur olsaydı, onun karşıtı olan şeyler karşısında neden diğerlerinden üstün olduğunu açıklamak gerekirdi.

Örneğin sıcak ve soğuk, kuru ve yaş gibi karşıtlıkların bulunduğu bir dünyada tek bir belirli unsurun bütün diğerlerini nasıl meydana getirdiği problem hâline gelir.

Apeiron ise belirli karşıtlardan biri değildir.

Karşıtların kendisinden ortaya çıkabildiği daha temel bir kaynak olarak düşünülür.

Kozmik Adalet

Anaksimandros’tan günümüze ulaşan en meşhur söz, Simplikios’un aktardığı pasajda bulunur.

Burada oluş ve yok oluş neredeyse adalet diliyle anlatılır.

Şeyler, meydana geldikleri kaynağa yeniden dönerler ve zamanın düzenine göre birbirlerine yaptıkları “haksızlığın cezasını ve karşılığını” verirler.

Bu dil ilk bakışta oldukça şiirseldir.

Fakat arkasında önemli bir kozmolojik düşünce vardır:

Doğadaki karşıt güçlerden hiçbiri sonsuza kadar egemen değildir.

Sıcak gelir, sonra yerini soğuğa bırakır.

Kuruluk ve yaşlık birbirlerinin alanlarını sınırlar.

Oluş ve yok oluş belirli bir zaman ve düzen içerisinde gerçekleşir.

Anaksimandros böylece doğadaki değişimi keyfî bir karmaşa olarak değil, bir tür kozmik düzen içerisinde düşünür.

Ancak pasajdaki “adalet” ve “ceza” dilini modern anlamdaki ahlaki suç ve ceza kavramlarıyla birebir özdeşleştirmemek gerekir.

Dünya Neden Düşmüyor?

Anaksimandros’un en dikkat çekici kozmolojik düşüncelerinden biri Dünya’nın konumu hakkındadır.

Thales’e Dünya’nın su üzerinde durduğu görüşü atfedilmişti.

Fakat bu açıklama hemen yeni bir soru doğuruyordu:

Peki su neyin üzerinde duruyor?

Anaksimandros farklı bir çözüm geliştirir.

Antik tanıklıklara göre Dünya herhangi bir şeyin üzerinde durmaz.

Evrenin merkezindeki konumunu korur çünkü farklı yönlere göre eşit bir ilişki içerisindedir ve belirli bir yöne hareket etmesi için ayrıcalıklı bir neden yoktur.

Bu düşünce son derece önemlidir.

Dünya’yı taşıyan yeni bir fiziksel destek icat etmek yerine, Anaksimandros neden belirli bir yöne gitmesi gerektiğinisorgular.

Dünya böylece herhangi bir filin, kaplumbağanın, sütunun veya su kütlesinin üzerinde durmak zorunda değildir.

Anaksimandros’un Dünyası

Ancak Anaksimandros’un kozmolojisini modern astronomiye dönüştürmemeliyiz.

Dünya’yı küresel değil, geleneksel yorumda genellikle silindirik bir yapı olarak düşündüğü aktarılır.

İnsanların onun düz yüzeylerinden birinde yaşadığı kabul edilir.

Güneş, Ay ve yıldızların yapısını açıklamak için de ateşle dolu halkalar ve bunların görünmesini sağlayan açıklıklarla ilgili bir model geliştirdiği aktarılır.

Bu model bugün bilimsel olarak yanlış olsa da önemli olan açıklama biçimidir:

Göksel olaylar yine kozmosun fiziksel yapısı içerisinde açıklanmaya çalışılmaktadır.

Canlıların Kökeni

Anaksimandros’a canlıların kökeni hakkında da dikkat çekici görüşler atfedilir.

Daha sonraki kaynaklara göre ilk canlıların nemli ortamda ortaya çıktığını ve insanların ilk başta bugünkü biçimleriyle var olamayacağını düşünmüştür.

İnsan yavrusunun uzun süre kendi başına yaşayamadığını fark ederek insanların başka canlıların içerisinde veya onlardan gelişmiş olması gerektiği yönünde bir açıklama geliştirdiği aktarılır.

Bu görüş bazen heyecanla:

“Anaksimandros evrim teorisini keşfetti.”

şeklinde sunulur.

Bu doğru değildir.

Anaksimandros’un düşüncesi modern Darwinci evrim teorisini içermez; doğal seçilim, ortak soy ve modern biyolojinin mekanizmaları burada bulunmaz.

Fakat canlıların kökenini doğrudan doğal süreçlerle açıklamaya yönelik son derece erken ve dikkat çekici bir girişimolduğu söylenebilir.

Bir Dünya mı, Birçok Dünya mı?

Anaksimandros’a birden fazla dünya veya kozmos düşüncesi de atfedilmiştir.

Ancak antik kaynakların nasıl yorumlanması gerektiği konusunda burada akademik tartışmalar vardır.

Bazı yorumlar onun art arda ortaya çıkan dünyaları, bazıları ise aynı anda var olan çok sayıda dünyayı kabul etmiş olabileceğini düşünür.

Dolayısıyla:

“Anaksimandros kesinlikle sonsuz sayıda paralel evren savundu.”

gibi modern bir ifade kullanmak doğru değildir.

Thales’ten Anaksimandros’a

Thales ile Anaksimandros arasındaki geçiş erken Yunan felsefesindeki önemli dönüşümlerden biridir.

Thales’e atfedilen soru kabaca şöyleydi:

Değişen şeylerin temelinde ne vardır?

Cevap:

Su.

Anaksimandros ise daha soyut bir ilkeye yönelir:

Apeiron.

Bu değişim önemlidir.

Çünkü artık dünyanın temeline gündelik deneyimde karşılaştığımız belirli bir madde değil, belirli karşıtların ötesinde düşünülen bir kaynak yerleştirilmektedir.

Fakat Miletos’taki araştırma burada bitmez.

Anaksimandros’tan sonra Anaksimenes, yeniden belirli bir doğal unsura dönecek:

Hava.

Fakat bu kez önemli bir yenilik yapacaktır.

Yalnızca dünyanın temelinde ne olduğunu söylemeyecek, bir temel unsurun nasıl farklı şeylere dönüşebileceğini açıklayan fiziksel bir mekanizma önermeye çalışacaktır:

Seyrekleşme ve yoğunlaşma. ANAKSİMENES

Hava, Yoğunlaşma ve Seyrekleşme

Miletoslu Anaksimenes, MÖ 6. yüzyılda yaşamış ve geleneksel olarak Thales ile Anaksimandros'un ardından Miletoslu doğa filozoflarının üçüncü büyük ismi olarak kabul edilmiştir.

Yaşamının kesin tarihleri bilinmez. Antik kronoloji geleneğinde Anaksimandros'tan daha genç olduğu ve MÖ 6. yüzyılın ortalarında etkin olduğu kabul edilir.

Anaksimenes'in de eserinin tamamı günümüze ulaşmamıştır. Görüşlerini sonraki antik yazarların aktarımlarından biliyoruz.

Onun temel ilke için verdiği cevap şudur:

Hava — aēr.

Neden Hava?

Anaksimandros temel ilkeyi apeiron olarak düşünmüş ve onu belirli bir elementle özdeşleştirmemişti.

Anaksimenes ise yeniden gözlemlenebilir bir doğal unsura yönelir.

Fakat Thales'ten farklı olarak yalnızca:

“Her şey havadan meydana gelir.”

demekle kalmaz.

Asıl önemli soru şudur:

Hava nasıl olup da suya, toprağa, ateşe ve diğer şeylere dönüşebilir?

Anaksimenes'in cevabı iki süreçtir:

Seyrekleşme ve yoğunlaşma.

Bir Maddeden Çokluk Nasıl Çıkar?

Antik kaynakların aktardığı modele göre hava seyrekleştiğinde ateşe dönüşür.

Yoğunlaştıkça ise sırasıyla:

rüzgâr → bulut → su → toprak → taş

gibi daha yoğun durumlar ortaya çıkar.

Böylece dünyadaki farklı maddeler tamamen farklı kökenlere sahip değildir.

Hepsi aynı temel gerçekliğin farklı yoğunluk dereceleridir.

Bu düşüncenin tarihsel önemi büyüktür.

Çünkü artık yalnızca:

“Her şeyin temelinde ne var?”

sorusu sorulmamaktadır.

Yeni soru şudur:

“Bir şey başka bir şeye nasıl dönüşüyor?”

Anaksimenes böylece değişimi açıklamak için belirli bir fiziksel süreç önermeye çalışır.

Nefes ve Ruh

Anaksimenes'e atfedilen meşhur bir fragmanda insan ile kozmos arasında bir benzerlik kurulur.

Kabaca:

Ruhumuz hava olduğu için bizi bir arada tuttuğu gibi, nefes ve hava da bütün kozmosu kuşatır.

Bu benzetme mikrokozmos ile makrokozmos arasında dikkat çekici bir bağlantı kurar.

İnsanı canlı tutan nefes/hava, aynı zamanda dünyanın temel ilkesi olarak düşünülmektedir.

Ancak buradan Anaksimenes'in ayrıntılı bir “ruh teorisi” geliştirdiği sonucunu çıkarmamalıyız. Elimizde bunu gösterecek kadar kapsamlı metin bulunmamaktadır.

Dünya ve Gökyüzü

Anaksimenes'in Dünya'yı düz düşündüğü aktarılır.

Dünya'nın geniş ve yassı yapısı nedeniyle hava üzerinde durabildiğini düşünmüş görünmektedir.

Güneş, Ay ve yıldızları da kozmik düzenin doğal parçaları olarak açıklamaya çalışır.

Bu kozmoloji modern bilim açısından doğru değildir.

Fakat yine aynı düşünsel yönelim devam etmektedir:

Gökyüzündeki olayları doğanın kendi süreçleriyle açıklamak.

Üç Miletoslu, Üç Cevap

Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes birlikte düşünüldüğünde erken Yunan felsefesindeki önemli bir gelişim görünür hâle gelir:

Thales → Su

Belirli bir doğal unsur temel ilke olarak düşünülür.

Anaksimandros → Apeiron

Belirli elementlerin ötesinde daha temel bir kaynak aranır.

Anaksimenes → Hava

Yeniden belirli bir unsur seçilir; fakat bu kez onun farklı şeylere hangi süreçlerle dönüşebileceği açıklanmaya çalışılır.

Bu nedenle Anaksimenes'i yalnızca:

“Her şey havadır diyen filozof.”

şeklinde hatırlamak onun asıl önemini kaçırır.

Onun önemli hamlesi birlik ile çokluk arasına bir mekanizma yerleştirmesidir:

Yoğunlaşma ve seyrekleşme.

Miletos'ta başlayan bu araştırmanın ardından felsefenin problemi daha da radikalleşecektir.

Çünkü sıradaki filozof yalnızca dünyanın temel maddesini sormayacaktır.

Değişimin kendisini düşüncenin merkezine yerleştirecektir.

Herakleitos. HERAKLEİTOS

Değişim, Karşıtlık ve Logos

Efesli Herakleitos, yaklaşık olarak MÖ 6. yüzyılın sonları ile 5. yüzyılın başlarında yaşamış erken Yunan düşünürlerinden biridir.

Miletoslu filozoflardan farklı olarak onun düşüncesinin merkezinde yalnızca:

“Her şeyin temelinde hangi madde vardır?”

sorusu bulunmaz.

Herakleitos daha temel bir problemle ilgilenir:

Sürekli değişen bir dünyada nasıl bir düzen vardır?

Eserinin tamamı günümüze ulaşmamıştır. Düşüncelerini sonraki antik yazarların aktardığı fragmanlardan yeniden kurmaya çalışıyoruz. Bu nedenle fragmanların bağlamı ve yorumlanması konusunda önemli akademik tartışmalar vardır.

Logos

Herakleitos’un en önemli kavramlarından biri logostur.

Logos Yunancada söz, açıklama, anlatı, hesap, oran veya akıl yürütme gibi geniş bir anlam alanına sahiptir.

Bu nedenle kelimeyi yalnızca modern anlamdaki “akıl” olarak çevirmek yetersiz olabilir.

Herakleitos’un fragmanlarında logos, insanların çoğu zaman farkına varmadığı fakat şeylerin nasıl gerçekleştiğini anlamamızı sağlayan ortak bir düzen veya açıklanabilir yapı ile ilişkilidir.

İnsanlar aynı dünyanın içerisinde yaşarlar fakat bu düzeni anlamadan yaşayabilirler.

Felsefenin görevi görünen karmaşanın içerisindeki ortak düzeni kavramaktır.

Her Şey Akar mı?

Herakleitos denildiğinde en meşhur sözlerden biri:

“Her şey akar.” — panta rhei

ifadesidir.

Ancak bu ifade günümüze ulaşan Herakleitos fragmanlarında bu biçimiyle yer almaz.

Herakleitos’un düşüncesinin sonraki gelenekte oluşturulmuş meşhur bir özeti hâline gelmiştir.

Dolayısıyla bunu tırnak içerisinde Herakleitos’un birebir sözü gibi kullanmak doğru değildir.

Fakat değişim gerçekten onun düşüncesinin merkezindedir.

Bunu anlamak için asıl fragmanlara bakmamız gerekir.

Nehir

Herakleitos’un nehirlerle ilgili birkaç fragmanı aktarılmıştır.

En meşhur düşünce kabaca şudur:

Aynı nehirlere girenlerin üzerine başka ve başka sular akar.

Bu örneğin gücü yalnızca:

“Her şey değişiyor.”

demesinde değildir.

Nehir değişirken aynı zamanda nehir olmaya devam eder.

Onu oluşturan sular sürekli değişmektedir fakat nehir belirli bir düzen içerisinde varlığını sürdürür.

Dolayısıyla Herakleitos için asıl problem yalnızca değişim değil:

Değişim içerisinde sürekliliğin nasıl mümkün olduğudur.

Karşıtların Birliği

Herakleitos’un dünyasında karşıtlıklar birbirlerinden tamamen bağımsız değildir.

Gece ve gündüz, sıcak ve soğuk, yaşam ve ölüm gibi karşıtlar belirli ilişkiler içerisinde anlam kazanırlar.

Meşhur fragmanlarından birinde:

“Yukarı ve aşağı yol bir ve aynıdır.”

der.

Başka bir örnekte yay ve lir üzerinden karşıt yönlerdeki gerilimden bir uyum ortaya çıkabileceğini gösterir.

Buradaki temel fikir şudur:

Düzen, karşıtlıkların ortadan kaldırılmasıyla değil, aralarındaki gerilim sayesinde ortaya çıkabilir.

Bu nedenle Herakleitos’un kozmosu huzurlu ve değişmeyen bir birlik değildir.

Düzenin kendisi gerilim ve karşıtlık içerisinde var olur.

Polemos: Çatışma

Herakleitos’un en sert fragmanlarından biri polemos, yani savaş veya çatışma hakkındadır.

Polemos’un “her şeyin babası” olduğunu söyler.

Bunu yalnızca insanlar arasındaki gerçek savaşların övgüsü olarak okumak yanıltıcıdır.

Herakleitos’un düşüncesinde çatışma, daha genel anlamda karşıtlıkların dünyayı meydana getiren dinamik ilişkisiniifade eder.

Bir şeyin ne olduğu çoğu zaman karşıtıyla ilişkisi içerisinde ortaya çıkar.

Bu nedenle çatışma kozmosun dışındaki bir bozukluk değildir.

Kozmik düzenin oluşma biçimlerinden biridir.

Ateş

Herakleitos ayrıca kozmosu ateşle ilişkilendirir.

Bir fragmanda bu kozmosun ne bir tanrı ne de bir insan tarafından yaratıldığını; her zaman var olduğunu ve ölçülerle yanıp ölçülerle sönen “daima canlı ateş” olduğunu söyler.

Ateş burada özellikle anlamlıdır.

Çünkü ateş varlığını sürdürürken sürekli dönüşüm gerçekleştirir:

Yakıt tüketir, başka şeyleri dönüştürür ve kendisi de ancak bu süreç içerisinde var olur.

Ancak Herakleitos’un ateşini doğrudan Thales’in suyu veya Anaksimenes’in havasıyla aynı türden basit bir “ana madde”teorisine indirgemek tartışmalıdır.

Ateş aynı zamanda dönüşüm, ölçü ve kozmik süreçle yakından ilişkilidir.

Değişim Kaos Değildir

Herakleitos’un en önemli düşüncesi burada ortaya çıkar.

Eğer dünya sürekli değişiyorsa ilk bakışta her şeyin kaotik olması gerektiğini düşünebiliriz.

Fakat Herakleitos tam tersini görür.

Değişimin kendisi ölçüsüz değildir.

Ateş “ölçülerle” yanar ve söner.

Karşıtlıklar belirli ilişkiler içerisinde bulunur.

Logos ortak bir düzeni ifade eder.

Dolayısıyla Herakleitos’un dünyası:

“Her an her şey rastgele değişiyor.”

dünyası değildir.

Daha doğru ifade şudur:

Gerçekliğin düzeni değişimin dışında değil, değişimin içerisinde bulunur.

Herakleitos’un Büyük Sorusu

Miletoslu filozoflar dünyanın farklı şeylerden nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışmıştı.

Herakleitos ise bizi daha derin bir probleme götürür:

Bir şey sürekli değişirken nasıl aynı şey olarak kalabilir?

Birlik ile çokluk,

düzen ile çatışma,

süreklilik ile değişim

nasıl aynı gerçekliğin parçaları olabilir?

Herakleitos’un cevabı, karşıtlıkları ortadan kaldırmak değildir.

Onların arasındaki düzeni görmektir.

Fakat kısa süre sonra başka bir filozof çok daha radikal bir itiraz ortaya koyacaktır.

Belki de problem değişimin nasıl gerçekleştiğini açıklamak değildir.

Belki de akıl yürütmeyi sonuna kadar götürdüğümüzde:

Gerçek değişimin mümkün olmadığını kabul etmek zorundayız.

Bu filozof:

Parmenides. PARMENİDES

Varlık, Değişim ve “Olmayan”ın Problemi

Elealı Parmenides, MÖ 6. yüzyılın sonları ile 5. yüzyılın ilk yarısında etkin olmuş erken Yunan düşünürlerinden biridir.

Güney İtalya’daki Elea kentiyle ilişkilidir ve sonraki gelenekte Elea düşüncesinin merkezi figürü hâline gelmiştir.

Parmenides’ten önce Miletoslu filozoflar ve Herakleitos doğadaki değişimin nasıl gerçekleştiğini anlamaya çalışmışlardı.

Parmenides ise çok daha radikal bir soru ortaya koyar:

Değişim gerçekten düşünülebilir mi?

Bir Felsefe Metni Değil, Bir Şiir

Parmenides düşüncelerini geleneksel düzyazı biçiminde değil, bugün genellikle Doğa Üzerine adıyla anılan bir şiirde ifade etmiştir.

Eserin tamamı günümüze ulaşmamıştır. Fragmanlarını daha sonraki antik yazarların aktarımlarından biliyoruz.

Şiirin başlangıcında anlatıcı olağanüstü bir yolculuğa çıkar.

Bir araba üzerinde, Güneş’in kızlarının rehberliğinde insan dünyasının ötesine götürülür ve bir tanrıçayla karşılaşır.

Tanrıça ona hem hakikati hem de ölümlülerin dünyaya ilişkin görüşlerini öğretecektir.

Bu durum erken Yunan düşüncesinde mit ile akıl arasında keskin bir kopuş bulunduğu yönündeki basit anlatının neden problemli olduğunun güzel örneklerinden biridir.

Parmenides son derece sıkı bir varlık argümanını mitik ve şiirsel bir sahnenin içerisinde sunar.

“Olan Vardır”

Parmenides’in düşüncesinin merkezinde son derece basit görünen bir ayrım bulunur:

Olan vardır.

Olmayan ise değildir.

Fakat bu ayrımın sonuçları son derece radikaldir.

Bir şey hakkında düşünmek veya konuşmak için onun bir şekilde olması gerekir.

Mutlak anlamda “olmayan”ı düşünmeye çalıştığımızda ise elimizde düşünülecek bir şey kalmaz.

Parmenides böylece “olmayan”ı gerçek bir araştırma nesnesi olarak kullanamayacağımızı savunur.

Ve tam burada değişim problemi ortaya çıkar.

Bir Şey Nasıl Ortaya Çıkabilir?

Bir şeyin oluştuğunu düşünelim.

Daha önce yoktu.

Sonra var oldu.

Peki nereden geldi?

Eğer olandan geldiyse zaten bir şekilde vardı.

Eğer olmayandan geldiyse olmayan bir şeyin nasıl olup da varlığa kaynaklık ettiğini açıklamamız gerekir.

Parmenides açısından bu ikinci seçenek düşünülemez.

Aynı problem yok oluş için de geçerlidir.

Var olan bir şey tamamen yok oluyorsa:

Nereye gidiyor?

“Olmayan”a dönüşmesi gerekiyorsa yine düşünülmesi mümkün olmayan bir kavrama başvurmuş oluruz.

Bu nedenle gerçek olan hakkında:

oluş

ve

yok oluş

düşünceleri ciddi bir felsefi problem hâline gelir.

Varlığın Özellikleri

Tanrıçanın sunduğu Hakikat Yolu’nda “olan”:

doğmamıştır,

yok olmaz,

bir bütündür,

süreklidir

ve

değişmezdir.

Çünkü gerçek değişim kabul edildiğinde bir şeyin olmadığı bir durumdan olduğu duruma veya olduğu durumdan olmadığı duruma geçiş problemi yeniden ortaya çıkar.

Parmenides böylece gündelik deneyimimizin bize gösterdiği dünyayla akıl yürütmenin ulaştığı sonuç arasında büyük bir gerilim yaratır.

Peki Gördüğümüz Değişim?

Sorun tam olarak burada başlar.

Çünkü dünyaya baktığımızda değişim görüyoruz.

İnsanlar doğuyor ve ölüyor.

Bitkiler büyüyor.

Mevsimler değişiyor.

Nesneler hareket ediyor.

Parmenides’in şiirinde ise Hakikat Yolu ile ölümlülerin görüşleri arasında bir ayrım bulunur.

Şiirin ikinci büyük kısmında tanrıça, insanların deneyimlediği dünyanın kozmolojisini de anlatır.

Bu nedenle Parmenides’in düşüncesini basitçe:

“Duyular yalandır, hiçbir şey hareket etmiyor.”

şeklinde özetlemek yetersizdir.

Asıl mesele, duyuların bize sunduğu oluş ve çokluk dünyasının akıl yoluyla ulaşılan varlık anlayışıyla nasıl bağdaştırılabileceğidir.

Üstelik Parmenides’in şiirindeki “Sanı Yolu”nun tam statüsü modern araştırmalarda hâlâ tartışmalıdır.

Düşünmek ve Olmak

Parmenides’in en meşhur fragmanlarından biri düşünme ile olma arasında son derece güçlü bir bağlantı kurar.

Bu pasaj sıklıkla:

“Düşünmek ile var olmak aynıdır.”

şeklinde çevrilir.

Fakat Yunanca ifadenin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda önemli yorum farklılıkları vardır.

Bu nedenle Parmenides’in modern anlamda:

“Düşündüğüm her şey vardır.”

dediğini söylemek kesinlikle yanlış olur.

Daha güvenli olan şudur:

Parmenides düşünmenin nesnesi ile olan arasında ayrılmaz bir ilişki kurar ve “olmayan”ın düşünülebilir veya söylenebilir bir yol olmasını reddeder.

Herakleitos’un Tam Karşıtı mı?

Felsefe tarihi derslerinde sık kullanılan bir karşılaştırma vardır:

Herakleitos: Her şey değişir.

Parmenides: Hiçbir şey değişmez.

Bu karşılaştırma öğretici olabilir fakat iki filozofun düşüncesini aşırı derecede basitleştirir.

Herakleitos değişimin arkasındaki logos, ölçü ve düzenle ilgileniyordu.

Parmenides ise değişim kavramının kendisinin mantıksal ve ontolojik olarak düşünülebilir olup olmadığını sorgular.

Üstelik Parmenides’in Herakleitos’a doğrudan cevap verdiğini kesin biçimde gösteremiyoruz; iki filozofun kronolojik ilişkisi ve birbirlerini bilip bilmedikleri konusunda ihtiyatlı olmak gerekir.

Dolayısıyla onları sahnede birbirlerine doğrudan cevap veren iki rakip gibi anlatmak tarihsel olarak güvenli değildir.

Parmenides’ten Sonra Problem Değişti

Parmenides’in etkisi son derece büyüktür.

Ondan sonra doğadaki değişimi açıklamak isteyen bir filozof artık yalnızca:

“Değişim nasıl gerçekleşiyor?”

sorusunu cevaplayamaz.

Şunu da açıklaması gerekir:

Bir şey gerçekten yoktan var olmadan ve var olan tamamen yok olmadan değişim nasıl mümkün olabilir?

Empedokles'in dört kökü,

Anaksagoras'ın karışım teorisi

ve atomcuların atomları

bu problemin ardından çok daha anlamlı hâle gelir.

Bu düşünürlerin ortak hamlesi kabaca şu olacaktır:

Temelde bulunan şeyler gerçekten oluşup yok olmaz.

Bizim “oluş” ve “yok oluş” dediğimiz şeyler, değişmeyen temel gerçekliklerin birleşmesi, ayrılması veya yeniden düzenlenmesiyle açıklanabilir.

Bu yüzden Parmenides yalnızca “değişimi reddeden filozof” değildir.

O, değişimi açıklamak isteyen herkesi önce şu soruya cevap vermeye zorlayan filozoftur:

Bir şey değişirken gerçekte ne değişiyor ve ne değişmeden kalıyor? ELEALI ZENON

Hareket Gerçekten Mümkün mü?

Elealı Zenon, MÖ 5. yüzyılda yaşamış ve antik kaynaklarda Parmenides’le yakın biçimde ilişkilendirilmiş bir filozoftur.

Platon’un Parmenides diyaloğunda Zenon, Parmenides’in düşüncesini savunan daha genç bir figür olarak karşımıza çıkar.

Zenon bugün özellikle hareket paradokslarıyla tanınır.

Fakat amacı yalnızca:

“Bakın, hareket yok.”

demek değildir.

Paradokslarının önemli işlevlerinden biri, hareketin ve çokluğun apaçık olduğunu düşünen kişilere şunu göstermektir:

Bu varsayımları kabul ettiğinizde siz de ciddi mantıksal güçlüklerle karşılaşıyorsunuz.

Akhilleus ve Kaplumbağa

Zenon’un en meşhur paradokslarından birinde hızlı koşucu Akhilleus, kendisinden daha yavaş bir kaplumbağayla yarışır.

Kaplumbağaya küçük bir avantaj verildiğini düşünelim.

Akhilleus önce kaplumbağanın başladığı noktaya ulaşmalıdır.

Fakat Akhilleus oraya ulaştığında kaplumbağa biraz ilerlemiş olacaktır.

Akhilleus bu yeni noktaya ulaştığında kaplumbağa yine biraz daha ilerler.

Sonra yine.

Sonra yine.

Bu süreç sonsuza kadar bölünebilir görünmektedir.

O hâlde soru şudur:

Akhilleus sonsuz sayıda mesafeyi tamamlamak zorundaysa kaplumbağaya nasıl yetişebilir?

Elbette gündelik deneyimde hızlı koşucunun kaplumbağayı geçtiğini biliyoruz.

Paradoksun gücü tam da burada bulunur.

Deneyim bize hareketin mümkün olduğunu söylüyor; fakat hareketi kavramsal olarak açıklamaya çalıştığımızda sonsuzluk problemi ortaya çıkıyor.

Dikotomi Paradoksu

Benzer problem Dikotomi paradoksunda görülür.

Bir noktadan başka bir noktaya yürümek istediğini düşün.

Önce yolun yarısını geçmen gerekir.

Sonra kalan yolun yarısını.

Sonra onun yarısını.

Sonra yeniden yarısını.

Böylece mesafe:

1/2 + 1/4 + 1/8 + 1/16 + ...

şeklinde sonsuza kadar bölünebilir.

Zenon’un ortaya çıkardığı problem şudur:

Bir hareket sonsuz sayıda alt aşama içeriyorsa bu hareket nasıl tamamlanabilir?

Modern matematik sonsuz serilerin sonlu bir değere yakınsayabileceğini gösterir. Örneğin yukarıdaki seri 1’e yakınsar.

Bu, Zenon’un ortaya çıkardığı matematiksel güçlüğün önemli bir kısmını anlamamızı sağlar.

Fakat paradoksların tarihsel ve felsefi önemi yalnızca modern matematikle “çürütülmelerinden” ibaret değildir.

Zenon bizi uzay, zaman, süreklilik ve sonsuz bölünebilirlik arasındaki ilişkiyi açıklamaya zorlamıştır.

Uçan Ok

Bir başka meşhur paradoks Ok Paradoksudur.

Havada uçmakta olan bir oku düşünelim.

Zamanın tek bir anında ok belirli bir yerde bulunmaktadır.

O tek anda yalnızca bulunduğu yeri kaplıyorsa:

Tam olarak ne zaman hareket etmektedir?

Her anda belirli bir yerde duran bir nesnenin hareketi, bu anların toplamından nasıl ortaya çıkar?

Burada Zenon hareketi başka bir yönden problem hâline getirir.

Sorun artık yalnızca sonsuz mesafe değildir.

Hareket ile zamanın yapısı arasındaki ilişkidir.

Zenon Gerçekten Hareketi İnkâr mı Ediyordu?

Zenon’un:

“İnsanlar aslında yürümüyor, oklar aslında uçmuyor.”

gibi basit bir iddia ortaya attığını düşünmek yanıltıcıdır.

Aristoteles, Zenon’un hareket argümanlarını ayrıntılı biçimde tartışır. Platon ise Zenon’un çalışmasını Parmenides’in görüşünü savunmak amacıyla, karşıt görüşlerin kabul edilmesinin saçma sonuçlar doğurduğunu göstermeye yönelik bir girişim olarak tasvir eder.

Bu nedenle Zenon’un yöntemi kabaca şöyle işler:

Parmenides’in görüşünün saçma olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Öyleyse hareketin ve çokluğun apaçık olduğunu varsayalım.

Bu varsayımlar gerçekten problemsiz mi?

Zenon’un paradoksları onların da hiç problemsiz olmadığını göstermeye çalışır.

Paradoksların Mirası

Zenon’un soruları iki bin yıldan uzun süre boyunca tartışılmaya devam etti.

Çünkü paradoksların altında hâlâ temel felsefi problemler vardır:

Uzay sonsuza kadar bölünebilir mi?

Zaman anlardan mı oluşur?

Sonsuz sayıda aşama sonlu sürede tamamlanabilir mi?

Hareketi matematiksel olarak nasıl temsil ederiz?

Bu nedenle Zenon’un paradoksları yalnızca Antik Yunan’dan kalmış zekâ oyunları değildir.

Parmenides’in ortaya çıkardığı problemi daha keskin hâle getirirler:

Gündelik deneyimde apaçık görünen hareketi, düşünce düzeyinde tutarlı biçimde açıklamak gerçekten ne kadar kolaydır?

Sıradaki filozoflar artık bu meydan okumaya cevap vermek zorundadır.

İlk büyük cevap Empedokles’ten gelecektir:

Belki hiçbir temel şey gerçekten oluşmuyor veya yok olmuyordur.

Belki değişim dediğimiz şey, değişmeyen unsurların yalnızca birleşmesi ve ayrılmasıdır. EMPEDOKLES

Dört Kök, Sevgi ve Çatışma

Empedokles, MÖ 5. yüzyılda Sicilya’daki Akragas kentinde yaşamış Yunan düşünürüdür.

Felsefesinin merkezindeki büyük problem, Parmenides’in ortaya çıkardığı güçlükle yakından ilişkilidir:

Eğer bir şey gerçekten yoktan var olamıyor ve var olan tamamen yok olamıyorsa, çevremizde gördüğümüz değişimi nasıl açıklayacağız?

Empedokles’in çözümü oldukça güçlüdür:

Belki de temel şeyler hiçbir zaman oluşmuyor ve yok olmuyordur.

Değişen yalnızca onların birleşme biçimleridir.

Dört Kök

Empedokles evrendeki şeylerin temelinde dört değişmez “kök” (rhizōmata) bulunduğunu söyler:

Ateş

Hava

Su

Toprak

Daha sonraki gelenekte bunlar meşhur dört element olarak anılacaktır.

Fakat Empedokles’in kendi şiirinde kullandığı ifade “dört kök”tür.

Bu köklerden hiçbiri diğerine dönüşmez.

Su ateş hâline gelmez.

Ateş toprağa dönüşmez.

Her biri kendi doğasını korur.

Fakat farklı oranlarda birleşerek çevremizde gördüğümüz farklı varlıkları meydana getirirler.

Oluş ve Yok Oluş Gerçekten Var mı?

Empedokles bu noktada Parmenides’in meydan okumasını kabul eder.

Gündelik dilde:

“Bir şey doğdu.”

veya

“Bir şey yok oldu.”

deriz.

Empedokles açısından daha doğru açıklama şudur:

Bir şey ortaya çıktığında dört kök belirli bir biçimde birleşmiştir.

Bir şey yok olduğunda ise onu oluşturan kökler ayrılmıştır.

Temel gerçekliklerin kendileri yoktan ortaya çıkmaz ve tamamen yok olmaz.

Dolayısıyla bizim:

oluş

ve

yok oluş

dediğimiz şeyler aslında:

birleşme ve ayrılmadır.

Bu, Parmenides’ten sonra değişimi yeniden açıklamanın en önemli yollarından biri hâline gelecektir.

Sevgi ve Çatışma

Fakat yeni bir problem ortaya çıkar.

Dört kök varsa:

Bunları birbirine ne yaklaştırıyor ve birbirinden ne ayırıyor?

Empedokles iki kozmik güçten söz eder:

Sevgi — Philotēs

ve

Çatışma — Neikos

Sevgi kökleri bir araya getirme, Çatışma ise onları ayırma yönünde işler.

Bunları yalnızca insanların hissettiği aşk ve kavga duyguları olarak düşünmemek gerekir.

Empedokles bu kavramları kozmik süreçleri açıklayan güçler olarak kullanır.

Kozmik Döngü

Empedokles’in evreninde Sevgi ile Çatışma arasındaki ilişki sürekli değişir.

Sevginin tamamen egemen olduğu durumda dört kök bütünüyle birleşerek Sphairos, yani küresel bir birlik oluşturur.

Daha sonra Çatışma giderek etkisini artırır ve kökler birbirlerinden ayrılmaya başlar.

Başka bir aşamada Çatışma egemen hâle gelir.

Ardından Sevgi yeniden güçlenerek ayrılmış olanları bir araya getirir.

Böylece kozmos tek yönlü bir başlangıç ve sondan ziyade döngüsel bir süreç içerisinde düşünülür.

Canlılar Nasıl Ortaya Çıkar?

Empedokles canlıların oluşumu hakkında da oldukça sıra dışı açıklamalar geliştirir.

Fragmanlarında bir dönem:

başsız boyunların,

omuzsuz kolların

ve

yalnız dolaşan gözlerin

ortaya çıktığı fantastik bir oluşum sürecinden söz eder.

Daha sonra bu parçaların çeşitli biçimlerde birleştiğini anlatır.

Ortaya çıkan birleşimlerin bazıları yaşamaya uygun değildir; bazıları ise varlığını sürdürebilir.

Bu düşünceler bazen modern evrim ve doğal seçilim teorisinin erken bir versiyonu gibi sunulur.

Bu fazla ileri bir yorumdur.

Empedokles Darwinci doğal seçilim teorisine sahip değildi.

Ancak canlı biçimlerinin doğal süreçler içerisindeki birleşme, başarısızlık ve devamlılıklarıyla ilgili düşünmesi felsefe ve biyoloji tarihi açısından son derece dikkat çekicidir.

Empedokles’in Büyük Hamlesi

Empedokles, Miletoslu düşünürlerin tek temel ilke arayışından uzaklaşır.

Artık:

Su mu?

Hava mı?

Apeiron mu?

diye tek bir kaynak seçmek yerine birden fazla değişmez temel kabul eder.

Ve Parmenides’in problemini şöyle çözmeye çalışır:

Hiçbir temel şey gerçekten ortaya çıkmaz veya yok olmaz.

Dünyadaki değişim:

değişmeyen köklerin farklı oranlarda birleşmesi ve ayrılmasıdır.

Bu düşünce birazdan Anaksagoras ve atomcularda farklı biçimlerde yeniden karşımıza çıkacak.

Parmenides değişimi felsefi bir probleme dönüştürmüştü.

Empedokles ise değişimi kurtarmanın yolunu:

değişenin temel unsurlar değil, onların düzenlenişi olduğunu söylemekte buldu. ANAKSAGORAS

Karışım ve Nous

Anaksagoras, yaklaşık MÖ 500–428 yılları arasında yaşamış, Klazomenai doğumlu bir Yunan düşünürüdür.

Yaşamının önemli bir bölümünü Atina’da geçirmiş ve böylece İyonya’daki doğa araştırmalarının Atina düşünce dünyasına taşınmasında önemli bir figür hâline gelmiştir.

Anaksagoras da Parmenides sonrasında ortaya çıkan temel problemle uğraşır:

Hiçbir şey gerçekten yoktan meydana gelemiyorsa değişim nasıl mümkündür?

Onun cevabı Empedokles’ten bile daha radikaldir.

“Her Şeyde Her Şeyden Bir Pay Vardır”

Anaksagoras’a göre başlangıçta şeyler birbirinden tamamen ayrılmış durumda değildir.

Her şey bir karışım içerisindedir.

Üstelik maddeler tamamen saf hâllerde bulunmaz.

Onun düşüncesini özetleyen en meşhur ifadelerden biri şudur:

“Her şeyde her şeyden bir pay vardır.”

Bir şeyin bize örneğin kemik, et veya altın olarak görünmesi, yalnızca tek bir maddeden oluştuğu anlamına gelmez.

O şeyin içerisinde başka şeylerden de paylar bulunur.

Fakat belirli bir türün payı baskın olduğu için nesneyi o şekilde adlandırırız.

Ekmekten Saç Nasıl Oluşur?

Anaksagoras’ın arkasındaki problemlerden birini basit bir örnekle anlayabiliriz.

Bir insan ekmek yer.

Fakat yediği ekmek zamanla:

ete, kana, kemiğe ve saça

katkıda bulunur.

Peki ekmekte hiç saç veya kemik niteliğinde bir şey bulunmuyorsa bunlar nereden geliyor?

Eğer tamamen yoktan ortaya çıkıyorlarsa Parmenides’in problemi geri döner.

Anaksagoras’ın çözümü kabaca şudur:

Ortaya çıkan şeyin bileşenleri zaten karışımın içerisinde bulunuyordu.

Değişim tamamen yeni bir şeyin yoktan yaratılması değildir.

Var olan bileşenlerin ayrılması ve belirli oranlarda baskın hâle gelmesidir.

Sonsuza Kadar Küçülme

Anaksagoras’ın sistemi atomculuktan önemli bir noktada ayrılır.

Atomcular birazdan bölünemeyen en küçük parçaları kabul edeceklerdir.

Anaksagoras ise maddenin mutlaka ulaşılan en küçük bir parçası bulunduğunu kabul etmez.

Bir şeyi ne kadar bölersen böl, daha küçük miktarlar düşünmeye devam edebilirsin.

Bu nedenle onun dünyasında gerçeklik, bölünemez atomlardan meydana gelen bir yapı değildir.

Peki Kozmik Düzen Nasıl Başladı?

Başlangıçtaki karışım kendi hâline bırakılmış olsaydı şeyler nasıl ayrılacaktı?

İşte burada Anaksagoras’ın en meşhur kavramı ortaya çıkar:

Nous — Akıl/Zihin.

Anaksagoras Nous’u diğer şeylerden farklı düşünür.

Nous karışmamıştır; bağımsızdır ve bilgi ile güce sahiptir.

Kozmik hareketin başlamasında belirleyici rol oynar.

Başlangıçtaki karışımın içerisinde dönme hareketini başlatır.

Bu hareket giderek genişler ve şeylerin birbirlerinden ayrıştığı kozmik süreci meydana getirir.

Nous Bir Tanrı mı?

Anaksagoras’ın Nous kavramını doğrudan:

“Evreni yaratan Tanrı”

şeklinde açıklamak yanıltıcıdır.

Nous kozmik düzenin ortaya çıkışında temel bir role sahiptir fakat Anaksagoras’ın sistemi, evreni yoktan yaratan kişisel bir yaratıcı Tanrı öğretisi değildir.

Başlangıçta zaten karışım vardır.

Nous bu karışımı yoktan yaratmaz.

Hareketi başlatır ve ayrışma sürecinin meydana gelmesinde rol oynar.

Bu ayrım Anaksagoras’ın düşüncesini anlamak açısından önemlidir.

Güneş Bir Tanrı Değil mi?

Anaksagoras gök cisimlerini de doğal süreçler içerisinde açıklamaya çalışmıştır.

Antik kaynaklarda onun Güneş’i kızgın veya ateşli bir taş/kütle, Ay’ı ise dünyevi nitelikte bir cisim olarak düşündüğü aktarılır.

Ay’ın ışığını Güneş’ten aldığı ve tutulmaların gök cisimlerinin birbirlerinin ışığını engellemesiyle ilişkili olduğu yönündeki görüşler de onunla ilişkilendirilir.

Böyle bir yaklaşım geleneksel dinsel tasavvurlarla gerilim yaratabilirdi.

Anaksagoras’ın dinsizlik suçlamalarıyla karşı karşıya kaldığına dair antik anlatılar vardır.

Fakat yargılanmasının ayrıntıları, tarihi ve hatta farklı kaynaklardaki anlatıların nasıl uzlaştırılacağı konusunda ciddi belirsizlikler bulunur.

Bu yüzden:

“Güneş’e taş dediği için kesin olarak şu tarihte mahkûm edildi.”

gibi fazla kesin bir hikâye kurmak doğru değildir.

Sokrates Neden Anaksagoras’ı Okudu?

Anaksagoras’ın etkisini Platon’un Phaidon diyaloğunda çok ilginç biçimde görürüz.

Diyalogdaki Sokrates, gençliğinde Anaksagoras’ın Nous’un her şeyi düzenlediğini söylediğini duyduğunda büyük bir heyecan yaşadığını anlatır.

Çünkü şöyle düşünür:

Eğer Akıl her şeyi düzenliyorsa, o hâlde şeylerin neden oldukları gibi olduğunu en iyi olma üzerinden açıklayacaktır.

Fakat Anaksagoras’ı okuduğunda hayal kırıklığına uğrar.

Sokrates’in Platon tarafından anlatılan eleştirisine göre Anaksagoras, Nous’u ortaya koymasına rağmen somut açıklamalarında yeniden:

hava, eter, su ve fiziksel nedenlere

başvurmaktadır.

Sokrates açısından bu, bir şeyin gerçekleşmesini sağlayan fiziksel koşullarla:

onun neden o şekilde olmasının en iyi olduğunu

açıklamak arasındaki farkı gözden kaçırır.

Bu pasaj Anaksagoras’ın tarihsel görüşlerini aktarırken aynı zamanda Platon’un kendi felsefi amaçlarına hizmet eden bir eleştiridir.

Bu yüzden Platon’daki Sokrates’in hayal kırıklığını Anaksagoras’ın kendi açıklamasıyla karıştırmamak gerekir.

Anaksagoras’ın Büyük Hamlesi

Empedokles değişmeyen dört kök kabul etmişti.

Anaksagoras ise gerçekliği çok daha kapsamlı bir karışım olarak düşünür.

Temel fikir yine Parmenides’in meydan okumasına cevap verir:

Hiçbir şey tamamen yoktan ortaya çıkmaz.

Bizim oluş dediğimiz şey:

zaten var olan bileşenlerin ayrılması, birleşmesi ve belirli bileşenlerin baskın hâle gelmesidir.

Fakat Anaksagoras buna yeni bir kavram ekler:

Nous.

Kozmos yalnızca maddelerin bulunduğu bir karışım değildir.

Bu karışımın hareketini başlatan ve düzenlenmesinde rol oynayan Akıl da vardır.

Parmenides’in problemine verilecek sıradaki cevap ise çok farklı olacaktır.

Artık sonsuza kadar bölünebilen bir karışım değil:

bölünemeyen parçalar ve boşluk sahneye çıkacaktır.

Leukippos ve Demokritos: Atomculuk. LEUKİPPOS VE DEMOKRİTOS

Atomlar ve Boşluk

Leukippos ve Demokritos, MÖ 5. yüzyılda gelişen erken Yunan atomculuğunun temel isimleridir.

Leukippos hakkında bildiklerimiz oldukça sınırlıdır. Demokritos ise Abdera ile ilişkilendirilir ve antik gelenekte doğa felsefesinden matematiğe, epistemolojiden etiğe kadar çok geniş bir alanda eserler yazmış üretken bir düşünür olarak tanıtılır.

Eserlerinin büyük bölümü günümüze ulaşmadığı için düşüncelerini yine fragmanlar ve sonraki antik yazarların aktarımları üzerinden yeniden kuruyoruz.

Atomculuğun merkezindeki fikir son derece güçlüdür:

Gerçekliğin temelinde iki şey vardır:

Atomlar ve boşluk.

Atomos Ne Demek?

Yunanca atomos, kabaca:

“bölünemez”

anlamına gelir.

Atomculara göre maddeleri sürekli daha küçük parçalara ayırdığımızda sonunda artık bölünemeyen temel yapılara ulaşırız.

Bunlar:

atomlardır.

Fakat burada önemli bir ayrım yapmamız gerekir.

Demokritos’un atomu ile modern fiziğin atomu aynı şey değildir.

Bugün atomların proton, nötron ve elektron gibi daha küçük yapılara sahip olduğunu biliyoruz.

Antik atomcuların atomosu ise deneysel modern atom teorisinin keşfettiği kimyasal atom değil, felsefi olarak bölünemez kabul edilen temel cisimdir.

Dolayısıyla:

“Demokritos modern atomu keşfetti.”

demek tarihsel olarak yanlıştır.

Parmenides’e Cevap

Atomculuğun neden ortaya çıktığını anlamak için yeniden Parmenides’e dönmemiz gerekir.

Parmenides:

“Olmayan yoktur.”

düşüncesinden hareket ederek boşluk, oluş ve değişim konusunda ciddi problemler yaratmıştı.

Atomcular ise son derece cesur bir hamle yapar.

Hareketin mümkün olabilmesi için atomların hareket edebileceği boşluğun bulunması gerektiğini kabul ederler.

Böylece gerçekliğin temelinde:

dolu olan — atomlar

ve

boş olan — boşluk

bulunur.

Atomlar gerçekten oluşmaz veya yok olmaz.

Bu açıdan Parmenides’in önemli bir talebi korunmuş olur.

Fakat atomlar boşluk içerisinde hareket edebilir.

Böylece değişim yeniden mümkün hâle gelir.

Değişim Nasıl Gerçekleşir?

Bir nesne ortaya çıktığında atomlar yoktan meydana gelmez.

Zaten var olan atomlar belirli bir biçimde bir araya gelir.

Nesne yok olduğunda atomların kendileri ortadan kaybolmaz.

Yalnızca birbirlerinden ayrılırlar.

Dolayısıyla Empedokles’te gördüğümüz temel strateji burada daha radikal bir biçim kazanır:

Temel gerçeklikler değişmez; onların düzenlenişi değişir.

Çevremizde gördüğümüz doğum, ölüm ve dönüşüm atomların birleşmesi, ayrılması ve yeniden düzenlenmesidir.

Atomlar Birbirlerinden Nasıl Farklıdır?

Atomlar aynı türden bölünemez cisimlerdir fakat birbirlerinden çeşitli özellikleri bakımından ayrılabilirler.

Aristoteles atomcuların farklılıklarını açıklarken özellikle:

şekil, düzen ve konum

üzerinden bir aktarım yapar.

Bunu harflerle açıklayan meşhur bir benzetme kullanır.

A ile N biçim bakımından farklıdır.

AN ile NA düzen bakımından farklıdır.

Aynı biçimin farklı yönelimleri ise konum farkını gösterebilir.

Benzer biçimde gerçeklikteki çeşitlilik için tamamen farklı maddeler yaratmaya gerek yoktur.

Atomların biçimleri ve düzenlenişleri değiştikçe farklı nesneler ortaya çıkabilir.

Renk Gerçekten Var mı?

Demokritos’un düşüncesinin en ilginç sonuçlarından biri algıyla ilgilidir.

Ona atfedilen meşhur fragmanda kabaca şöyle denir:

“Uzlaşıma göre tatlı, uzlaşıma göre acı; uzlaşıma göre sıcak, uzlaşıma göre soğuk; uzlaşıma göre renk. Gerçekte atomlar ve boşluk.”

Buradaki fikir oldukça çarpıcıdır.

Dünyayı:

renkli, sıcak, soğuk, tatlı veya acı

olarak deneyimliyoruz.

Fakat gerçekliğin temel düzeyinde bulunan şeyler atomlar ve boşluktur.

Algıladığımız nitelikler, atomların yapılarıyla duyusal sistemimiz arasındaki ilişkiler sonucunda ortaya çıkar.

Bu nedenle Demokritos yalnızca maddenin yapısı hakkında değil, aynı zamanda:

Gördüğümüz dünya ile gerçekliğin temel yapısı aynı şey midir?

sorusu hakkında da önemli bir problem ortaya koyar.

Atomlar Amaç İçin mi Hareket Eder?

Atomculuk doğadaki olayları açıklarken kozmik bir tasarımcıya veya Anaksagoras’ın Nousuna başvurmaz.

Atomlar boşluk içerisinde hareket eder, karşılaşır, ayrılır ve çeşitli düzenlenmeler meydana getirir.

Bu açıdan atomculuk, doğayı büyük ölçüde maddelerin hareketleri ve etkileşimleri üzerinden açıklamaya çalışangüçlü bir modeldir.

Ancak bunu doğrudan modern fiziksel determinizm veya modern materyalizmle özdeşleştirmek yine anakronik olur.

Antik atomculuğu kendi felsefi problemleri içerisinde değerlendirmek gerekir.

Demokritos Sadece Doğa Filozofu Değildi

Demokritos’un düşüncesi atom teorisiyle sınırlı değildir.

Antik kaynaklar ve fragmanlar onun:

bilgi, algı, matematik, ruh ve etik

üzerine de düşündüğünü gösterir.

Özellikle iyi yaşamı ifade eden euthymia kavramı Demokritos’un etik düşüncesinde önemlidir.

Fakat doğa filozofları bağlamında onun en büyük etkisi atomcu açıklamadır.

Parmenides’in Problemine Atomcu Cevap

Şimdi Parmenides’ten sonra ortaya çıkan üç büyük cevabı yan yana koyabiliriz:

Empedokles:

Dört değişmez kök vardır. Değişim onların birleşmesi ve ayrılmasıdır.

Anaksagoras:

Her şeyde her şeyden pay vardır. Değişim karışımın ayrışması ve yeniden düzenlenmesidir.

Leukippos ve Demokritos:

Bölünemez atomlar ve boşluk vardır. Değişim atomların hareketi ve farklı biçimlerde düzenlenmesidir.

Üç yaklaşımın ayrıntıları farklıdır.

Fakat hepsinde Parmenides sonrasında ortaya çıkan temel düşünceyi görebiliriz:

Gerçek değişimi açıklamak için temel olanın kendisini yoktan var edip yok etmek zorunda değiliz.

Temel gerçeklikler kalabilir.

Değişen, onların ilişkileri ve düzenlenişleri olabilir.

Atomculuk bu fikrin Antik Yunan dünyasındaki en güçlü ve uzun ömürlü biçimlerinden biri olacaktır.

Yüzyıllar sonra Epikuros, atomculuğu kendi doğa felsefesinin merkezine yerleştirecek; Roma dünyasında Lucretius bu geleneği De Rerum Natura — Şeylerin Doğası Üzerine adlı büyük şiirinde sürdürecektir. BÜYÜK PROBLEM: DEĞİŞİM NASIL MÜMKÜN?

Doğa filozoflarını yalnızca:

“Thales su dedi, Anaksimenes hava dedi, Herakleitos değişim dedi…”

şeklinde ezberlediğimizde erken Yunan felsefesinin asıl hikâyesini kaçırırız.

Bu düşünürleri birbirine bağlayan temel problemlerden biri şudur:

Çevremizdeki şeyler sürekli değişirken bu değişimin temelinde ne vardır?

Birliğin Arayışı

Miletoslu düşünürlerle birlikte dünyanın çeşitliliğinin arkasında daha temel bir açıklama aranır.

Thales → Su

Çok farklı görünen şeylerin temelinde ortak bir doğal ilke bulunabileceği düşüncesi.

Anaksimandros → Apeiron

Belirli elementlerden herhangi biri yerine, karşıtların ortaya çıkabileceği daha temel ve belirlenmemiş bir kaynak.

Anaksimenes → Hava

Tek bir temel unsur korunur fakat artık onun farklı şeylere nasıl dönüşebileceği de açıklanmaya çalışılır:

yoğunlaşma ve seyrekleşme.

Problem giderek netleşmektedir:

Bir olan nasıl çok olabilir?

Herakleitos: Düzen Değişimin İçindedir

Herakleitos’ta değişim yalnızca açıklanması gereken ikincil bir olay değildir.

Gerçekliğin yapısını anlamanın merkezine yerleşir.

Karşıtlıklar, dönüşüm ve gerilim dünyanın düzenine karşı değildir.

Düzen bunların içerisinde ortaya çıkar.

Logos ise bu değişimin rastgele bir kaos olmadığını düşündüren ortak düzenle ilişkilidir.

Böylece soru dönüşür:

Değişen bir dünya nasıl düzenli olabilir?

Parmenides: Ya Değişimin Kendisi Problemliyse?

Parmenides tartışmanın yönünü radikal biçimde değiştirir.

Bir şey gerçekten ortaya çıkıyorsa:

Nereden geliyor?

Olmayandan mı?

Fakat “olmayan” gerçekten düşünülebilir mi?

Bir şey tamamen yok oluyorsa:

Neye dönüşüyor?

Yine olmayana mı?

Parmenides böylece oluş ve yok oluş kavramlarını felsefi olarak problem hâline getirir.

Artık doğa filozoflarının yalnızca değişimin nasıl gerçekleştiğini açıklaması yeterli değildir.

Önce değişimin nasıl mümkün olduğunu açıklamaları gerekir.

Parmenides’ten Sonraki Büyük Çözüm

Sonraki düşünürlerde ortak bir strateji belirginleşir:

Belki temel gerçeklikler hiç değişmiyordur.

Değişen yalnızca onların:

birleşmesi, ayrılması, hareketi ve düzenlenişidir.

Bu fikir farklı sistemlerde farklı biçimler alır.

Empedokles → Dört Kök

Ateş, hava, su ve toprak gerçekten oluşmaz veya yok olmaz.

Sevgi ve Çatışma sayesinde birleşir ve ayrılırlar.

Anaksagoras → Karışım

Şeyler tamamen yoktan meydana gelmez.

Zaten var olan bileşenlerin oranları ve dağılımları değişir.

Nous ise kozmik hareketin başlamasında belirleyici rol oynar.

Leukippos ve Demokritos → Atomlar ve Boşluk

Atomlar oluşmaz ve yok olmaz.

Boşluk içerisinde hareket eder, birleşir ve ayrılırlar.

Bizim:

“Bir şey doğdu.”

dediğimiz yerde atomlar belirli bir düzen oluşturmuştur.

“Bir şey yok oldu.”

dediğimiz yerde ise bu düzen dağılmıştır.

Atomların kendileri var olmaya devam eder.

Değişen Ne, Değişmeden Kalan Ne?

Böylece erken Yunan doğa felsefesinin en önemli sorularından biri ortaya çıkar:

Bir şey değiştiğinde gerçekten ne değişmektedir?

Ve bunun arkasındaki ikinci soru:

Değişimin mümkün olması için değişmeden kalan bir şey bulunmak zorunda mıdır?

Thales’in suyundan Demokritos’un atomlarına kadar verilen cevaplar birbirinden son derece farklıdır.

Fakat bu cevapların arkasında ortak bir arayış görülebilir:

Çokluğun arkasındaki birlik, değişimin arkasındaki süreklilik ve görünen dünyanın arkasındaki düzen nedir?

Bu nedenle doğa filozoflarının mirası verdikleri tek tek cevaplardan daha büyüktür.

Onlar yalnızca:

“Evren neyden yapılmıştır?”

diye sormadılar.

Giderek daha zor sorular ortaya çıkardılar:

Birlikten çokluk nasıl çıkar?

Bir şey nasıl değişir?

Bir şey gerçekten yok olabilir mi?

Boşluk var olabilir mi?

Duyularımız gerçekliğin kendisini mi gösterir?

Değişimin içerisinde düzen nasıl mümkündür?

Bu sorular ortadan kaybolmayacaktır.

Platon ve Aristoteles'in felsefelerinde yeniden ortaya çıkacak; varlık, değişim, madde, form ve bilgi hakkındaki tartışmaların temel parçalarından biri hâline gelecektir. DOĞA FELSEFESİNDEN SOKRATES’E

Felsefenin Soruları Değişiyor

MÖ 5. yüzyıla gelindiğinde Yunan düşüncesinin önünde büyük bir felsefi miras bulunuyordu.

Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes doğanın temelini araştırmış;

Herakleitos değişim ile düzen arasındaki ilişkiyi sorgulamış;

Parmenides oluş ve yok oluşun düşünülebilirliğini problem hâline getirmiş;

Empedokles, Anaksagoras ve atomcular ise değişimi yeniden açıklamanın farklı yollarını geliştirmişlerdi.

Fakat aynı dönemde felsefenin merkezine giderek başka sorular da yerleşmeye başladı:

Adalet nedir?

Erdem nedir?

Bir insan nasıl yaşamalıdır?

Yasalar doğadan mı gelir, insanlar tarafından mı oluşturulur?

Bir görüşün doğru olmasıyla ikna edici olması aynı şey midir?

Sofistler ve Yeni Tartışmalar

Bu dönüşümde Sofistler önemli bir yere sahiptir.

Protagoras, Gorgias ve diğer Sofistlerle birlikte dil, eğitim, siyaset, yasa, ikna ve insan yaşamına ilişkin problemler felsefi tartışmanın merkezinde daha görünür hâle gelir.

Özellikle Atina'nın demokratik kurumları içerisinde konuşma ve ikna becerisinin büyük önemi vardı.

Mecliste, mahkemelerde ve kamusal yaşamda insanlar görüşlerini savunmak zorundaydı.

Bu ortamda:

Bir iddiayı nasıl savunuruz?

İnsanları nasıl ikna ederiz?

Yasa ile doğa arasındaki ilişki nedir?

gibi sorular giderek önem kazandı.

Dolayısıyla felsefenin insan yaşamına yönelmesini yalnızca Sokrates’in tek başına gerçekleştirdiği ani bir devrim olarak düşünmemeliyiz.

Sokrates daha geniş bir MÖ 5. yüzyıl entelektüel dönüşümünün içerisinde ortaya çıktı.

Sonra Sokrates Geldi

Sokrates’in tartışmalarının merkezinde ise çoğunlukla insanın nasıl yaşaması gerektiğine ilişkin sorular bulunur:

Adalet nedir?

Cesaret nedir?

Dindarlık nedir?

Erdem öğretilebilir mi?

İyi yaşam nedir?

Sokrates insanlardan yalnızca bir görüş ileri sürmelerini istemez.

Onlara:

“Bununla tam olarak ne demek istiyorsun?”

diye sorar.

Verilen tanımları sınar, sonuçlarını takip eder ve ortaya çıkan çelişkileri görünür hâle getirir.

Böylece araştırmanın odağı giderek yalnızca kozmosun yapısından değil, insanın düşüncelerini ve yaşamını sorgulamasından da geçmeye başlar.

Ama Doğa Felsefesi Bitmedi

Burada önemli bir düzeltme yapmak gerekir.

Sokrates ortaya çıktıktan sonra:

“Doğa filozofları dönemi bitti ve artık kimse doğayla ilgilenmedi.”

demek doğru değildir.

Demokritos gibi düşünürler Sokrates’in çağdaşıdır.

Üstelik doğa filozoflarının ortaya çıkardığı problemler sonraki felsefenin içerisinde yaşamaya devam edecektir.

Platon:

Değişen duyusal dünyanın bilgisi mümkün müdür?

sorusunu sorarken bu mirasla karşılaşacaktır.

Aristoteles ise:

madde, form, hareket, değişim, neden ve doğa

üzerine geliştirdiği sistemde kendisinden önceki doğa filozoflarını kapsamlı biçimde tartışacaktır.

Yani Sokrates’le birlikte eski sorular ortadan kalkmaz.

Felsefenin soru alanı genişler.

“Sokrates Öncesi” Ne Kadar Doğru?

Bugün Thales’ten Demokritos’a uzanan düşünürler sıklıkla:

Presokratikler — Sokrates öncesi filozoflar

başlığı altında toplanır.

Bu kullanışlı bir sınıflandırmadır fakat tarihsel olarak kusursuz değildir.

Çünkü bu düşünürlerin tamamı kronolojik olarak Sokrates’ten önce yaşamamıştır.

Örneğin Demokritos, Sokrates’in çağdaşıdır.

Bu nedenle “Presokratik” ifadesini yalnızca:

“Sokrates doğmadan önce yaşamış filozoflar”

anlamında kullanmak doğru olmaz.

Terim daha çok felsefe tarihinde belirli bir düşünsel dönemi ve geleneği sınıflandırmak için kullanılan sonraki bir kategoridir.

Bıraktıkları Miras

Doğa filozoflarının verdikleri cevapların çoğu bugün bilimsel açıdan geçerli değildir.

Evrenin temelinde yalnızca su bulunmaz.

Dünya hava üzerinde yüzmez.

Güneş kozmik bir halkadaki açıklıktan görünen ateş değildir.

Demokritos’un atomu da modern fiziğin atomu değildir.

Fakat onları önemli yapan şey cevaplarının bugün hâlâ doğru olması değildir.

Asıl mirasları, dünyanın açıklanabilir olduğuna yönelik güçlü arayıştır.

Doğadaki çokluğun arkasında bir düzen olabilir mi?

Değişimin altında değişmeden kalan bir şey var mı?

Görünüş ile gerçeklik aynı şey mi?

Akıl, duyuların gösterdiğinden farklı bir sonuca ulaşabilir mi?

Bu sorular yalnızca erken Yunan doğa felsefesine ait kalmadı.

Platon ve Aristoteles’ten modern felsefeye, hatta farklı biçimlerde çağdaş bilim ve metafizik tartışmalarına kadar uzanan büyük bir düşünsel mirasın parçaları hâline geldiler.

Doğa filozoflarının hikâyesi bu nedenle yalnızca:

“Evrenin ilk maddesi neydi?”

sorusunun hikâyesi değildir.

Daha büyük bir sorunun başlangıcıdır:

Değişen, karmaşık ve çok biçimli bir dünyanın ardındaki düzeni insan aklı anlayabilir mi?

bottom of page